Dün neye ‘zulüm’ diyorlarsa bugün aynı yöntemleri uyguluyorlar

Yeni Şafak yöneticisi Mustafa Albayrak

Türkiye, 17 Aralık büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan bu yana eşine az rastlanacak günler yaşıyor. Hizmet Hareketi, yurtdışındaki Türk okulları da dahil olmak üzere bütün kurumları, kadroları ve faaliyetleri ile tehdit altında. Ergenekon hükümlülerinin de desteğiyle Cemaat’in kökünün kazınmasından söz ediliyor. Bunun için hukuk dışı birçok operasyon yapılıyor. Kamu kurumlarında çalışanlar cemaatçi/paralel diye yaftalanarak fişleniyor, gözaltına alınıyor. İşin ilginç yanı tüm bunları sahneleyenlerin, dünün mazlumları olması.

2001 yılında, AKP kurulur kurulmaz İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik ‘Temiz Şehir’ operasyonu yapılmıştı. Operasyonun en önemli hedefi, dönemin AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Yeni Şafak Gazetesi’nin sahipleri Albayrak kardeşlerdi. Yeni Şafak yapılanı ‘zulüm’ olarak niteliyordu. Fakat, Erdoğan ve Yeni Şafak o gün neyi eleştiriyorsa bugün aynısını Hizmet Hareketi’ne uyguluyor. Sistematik bir linç operasyonu yürütüyor. O zaman bu operasyonun ‘bir partinin güdümündeki yargı eliyle’ yürütüldüğü, yargının siyasallaştığı, önce medya üzerinden algı oluşturup daha sonra hukuksuz baskınlar yapıldığı, emniyette şüphelilere kötü muamelede bulunulduğu, güdümlü bir müfettiş eliyle raporlar hazırlandığı, MİT İstanbul Bölge Başkanlığı koordinasyonunda proje üretildiği savunuluyor ve dönemin DGM Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in bu operasyonlara çanak tuttuğu öne sürülüyordu.

“Ahlâksız ve İnsafsız bir kampanya yürütülüyor”

Tarih 18 Eylül 2001… Tayyip Erdoğan, yeni kurulan partisinin Meclis grubuna hitap ederken, “Ahlaksız ve insafsız bir kampanya yürütülüyor. Devletin imkânları bir parti için (ANAP) kullanılıyor, devlet bürokratlarına suç işletiliyor. Bu seviyesiz kampanyayı planlayanlar, devletin imkânlarını istismar edenler yaptıklarının altında kalacaklardır.” sözleriyle 6 gün önce İstanbul DGM Başsavcılığı’nın talimatıyla başlatılan yolsuzluk operasyonunu eleştiriyordu.

Kamuoyunda ‘Albayrak Operasyonu’ olarak da nitelenen bu operasyon, belediye ve bağlı şirketleri eliyle verilen ihalelerde yolsuzluklar yapıldığı iddiasını içeriyordu. Belediye ihalelerinin usulsüz bir şekilde Albayraklar’a verildiği öne sürülüyordu. O zaman yargının bir partinin emrine girmesini eleştiren Erdoğan, bugün ‘AK yargı’ oluşturduğuna dair eleştiriler alıyor.

“Demokrasi sadece seçimlerden ibaret değildir”

Oysa Erdoğan, okuduğu bir şiir yüzünden 1999 yılında cezaevine girmeden önce düzenlediği bir basın toplantısında, “Maalesef son zamanlarda yargı kararlarının üzerine siyasetin gölgesinin düştüğü şeklinde bir izlenim kamu vicdanını yaralamaktadır. Ülkemizde demokrasi giderek bir seçim metoduna dönüştürülmektedir. Halbuki demokrasi sadece seçimlerden ibaret değildir, aynı zamanda yargı ve yargıç bağımsızlığı demektir. Eğer bu iki bağımsızlık çiğnenirse demokratik bir görüntü altında baskıcı bir düzen kurulmuş olur.” demişti. Ama aynı Erdoğan 15 yıl sonra “Demokrasi sadece sandıktan ibarettir. Demokrasi sadece seçimdir.” diyecektir.

Sabah, 8 Ekim 2001

Önce haber sonra operasyon

Tarih 28 Haziran 2012… Yeni Şafak Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Nuri Albayrak, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na bağlı 28 Şubat Alt Komisyonu’na ifade veriyor. 11 yıl önceki Albayrak operasyonunu anlatırken, “Üzerimizde o günün bütün devlet kurumları, SSK, Maliye… Düşünün bir gece sabahleyin kalkıyorum, Milliyet gazetesinde, Albayrak Şirketler Grubu’na 35 trilyon lira ceza kesiliyor ve ben onu Milliyet’ten öğreniyorum. O cezanın nüshası bana bir hafta sonra geliyor. Yani Maliye önce bunu Milliyet gazetesine bildiriyor.” diye şikâyette bulunuyordu. Bugün o operatif haberler, Hizmet Hareketi’ne mensup şirketlere, bankaya ya da şahıslara yönelik istihbari notlar Yeni Şafak’ın da aralarında bulunduğu hükümete yakın medya kuruluşlarına geliyor. Sonra da operasyonlar yapılıyor.

“Bir gece bekçiyle bile aldırırım!”

Yine Nuri Albayrak’tan dinleyelim. Meclis komisyonuna anlatıyor: “Bir gece bize İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen haber veriyor, ‘Ben onları bir gece evden bekçiyle bile aldırırım’ diyor. ‘Sokakta gümbürtüye giderler’ gibisinden.” Şimdiki İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’ya söylediği, “Biz her türlü koruruz sizi. Kapıyı kıracak alacak adamı. Hiç burada mahkeme kararına bile lüzum yok. Savcı direnirse savcıyı da alın.” şeklindeki sözlerini hatırlatmıyor mu? Ya da Ala’nın Emniyet Genel Müdürü Mehmet Kılıçlar’a hitaben, Zekeriya Öz’ü kastederek “Hemen onu alsınlar, içeri atsınlar” sözleri… Veya İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Altınok’a, “Hiç bi kere, hiç bi kere… İfade kararını yırt, çöpe at.” emrine… 2001 yılının içişleri bakanı Rüştü Kazım Yücelen’in sözleri, Efkan Ala’nın, dönemin Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) Başkanı Tayfun Acarer’e söylediği şu sözlerin yanında masum bile kalıyor denebilir: “Ya kardeşim biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız, savcıdan korkmayın siz. Koca yüzde 50 oy almış partinin iradesini söylüyorum ben, gerisini s… et.”

Sabah, 14 Eylül 2001

Oysa patron Albayrak, ‘darbe mağduru’ sıfatıyla TBMM Komisyonu’na diyordu ki, “Adil Serdar Saçan (eski İstanbul Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü) hukuk, hak tanımayan bir insandı. O gün güç neyse o gücü kullandı, insanlara işkence yaptı.” Yine Albayrak, medya için şunları söyleyecekti “Şimdi, 28 Şubat’ın en önemli ayaklarından birisi de bana göre medya. Medya çok büyük bir güçtü, kendilerine göre.” Neden? Çünkü, haklarında atılan o manşetler ortada. Gazeteci-yazar Emine Dolmacı’nın ‘28 Şubat’ın Haber Dükkanı / Yalanlar Üstüne’ isimli kitabında sıraladığı gibi, 2001 yılında Sabah Gazetesi’nin başlıklarından bazıları şöyleydi: ‘Doymuyor’, ‘İstanbul hortumcusu’, ‘Ahtapot’un uzun kolları’, ‘İstanbul’un parasını işte bu ahtapot yiyor’, ‘Hortumlamadığı yer kalmadı’, ‘Albayrak’a çifte kıskaç’, ‘Her ekmeğin 5 bin lirası hortumcuya’, ‘Hortuma Tantan el koydu’, ‘Albayrak ne yasa ne yasak tanıyor’, ‘Hortumcu tehdit etti’, ‘Hortumcu Nuri’…Sabah’ın bugün de Hizmet Hareketi için ‘8 kollu ahtapot’ manşeti atıyor olması geçmişi hatırlayınca son derece manidar geliyor.

Milliyet Gazetesi’nin ise 17-25 Temmuz 2001 tarihleri arasında attığı başlıklardan bazıları da şunlardı: “Yenilikçi hortum”, “Fesat ihaleleri”, “1 milyar dolarlık hortum”, “5 koldan hortum”, “Şoförlükten holding sahipliğine”, “Albayrak nasıl zengin oldu?”, “Albayrak, mafya gibi”, “Encümen üyelerine rüşvet arabaları” Bir dönem bu başlıklara muhatap olmuş Nuri Albayrak’ın, “Bugün Türkiye’de Ergenekon olsun, 28 Şubat olsun, bir sürü yargılanan insanlar var. Benim en çok üzüldüğüm taraf, bu işin basın ve medya ayağı yargılanmıyor. Onlar bu işi herhâlde bedava yediler gibi geliyor bana. Ben şunu istiyorum: Şu dönem bu gazeteciler, bu medya patronları, bu medya yazarları, şu manşeti atan gazeteciler yargılansın, kınansın, gerekiyorsa gazetecilik kimlikleri ellerinden alınsın.” şeklindeki temennilerine katılmamak mümkün mü? Fakat kendisi bugün bu sözlerinin arkasında durur mu bilinmez.

Bugün bana yarın sana!

Başbakan Erdoğan’ın imam hatip lisesinden de arkadaşı olan Nuri Albayrak, sadece tetikçi medyadan şikâyetçi değildi. DGM soruşturmasına kaynaklık eden teftiş raporunun ‘güdümlü’ olduğunu da savunuyordu. Mülkiye Müfettişi Candan Eren’in, siyasî telkinlerle hareket ettiğini öne sürüyordu. Bugünse İşçi Partisi’ne bilgi sızdırmakla suçlanan ve bundan dolayı görevden alındığı iddia edilen Başmüfettiş Selim Kutkan’ın raporuna dört elle sarılmakta. Albayrakların suçladığı bir diğer makam, MİT’ti. İstanbul MİT Bölge Başkanı’nın dönemin DGM Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’e telkinlerde bulunduğu görüşündeydi. Akıllara hemen ‘Kaç İsmail’ olayı geliyor değil mi?

Sabah, 17 Eylül 2001

Nuri Albayrak, TBMM’de resmî kayıtlara giren ifadesinde, ‘zulme uğradığını söylediği’ o dönem yanlarında duran gazeteleri sıralarken Zaman’ı özellikle zikrediyordu. Yeni Şafak yöneticilerinden olan kardeşi Mustafa Albayrak’ın şu sözleri ise her şeyi özetliyor: “Siyasî iktidar değişti. O gün gücü elinde bulunduranların tamamı Parlamento’nun dışında kaldı. Tamamı yok oldu. Bugün her birinin bir şeylerle yargılandığını görüyorsunuz. Dolayısıyla bu kanunsuz insanların yaptıkları operasyonlarda mazlum olmak çok güzel bir şeydi. Zalim olmaktansa mazlum olmak çok daha güzel bir şey.” 10.08.2014

http://www.zaman.com.tr/pazar_albayraklar-operasyonu_2236670.html

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

‘Dönemin Başbakanı’ önergesine cevap alamıyor

Başbakan Tayyip Erdoğan, “17 Aralık döneminde polisler benim için  ‘dönemin başbakanı’ yazılı fezleke hazırlamış.” iddiasının belgesini Meclis’e sunmuyor. Bağımsız İstanbul Milletvekili Hakan Şükür, 28 Mayıs 2014 tarihinde, Başbakan Erdoğan’ın cevaplaması istemiyle Meclis Başkanlığı’na bir soru önergesi vermişti. Fakat aradan yaklaşık 45 gün geçmesine rağmen cevap alamadı. Şükür, önergesinde şu soruları yöneltmişti:  “Başbakan’ın elinde böyle bir iddianame veyahut fezleke varsa niçin kamuoyu ile paylaşmıyor? Böyle bir iddia var ise şayet, ispat ve belge gerektirir, söz konusu belgeler nelerdir? Eğer Başbakan’ın elinde böyle bir belge varsa, söz konusu dokümanın altında ilgili savcının ve emniyetin ilgili şube müdürünün sicil bilgi ve imzası olmalı. Bu kişilerin bilgileri savcılık ve emniyet ile paylaşıldı mı? Paylaşıldı ise ilgili savcı ve ilgili şube müdürü hakkında ne tür bir idari işlem yapıldı?”

Hakan Şükür ayrıca, başbakanlar hakkında savcılık ve emniyet birimlerinin soruşturma yetkisinin bulunmadığını hatırlattı. Anayasa’nın 100. ve TBMM İçtüzüğü’nün 107. maddeleri gereği başbakanlar hakkında soruşturma yetkisinin Meclis’e ait olduğunu anımsattı. Savcılarla emniyet birimlerinin bunu bilmeme ihtimalinin bulunup bulunmadığını sordu. Şükür, önergesinde, Başbakan Erdoğan’ın bu konudaki açıklamalarının çelişkili olduğuna da dikkat çekti. Bunlardan biri, “Polis hakkımda iddianame hazırlamış.” açıklamasıydı. Polisin iddianame hazırlama yetkisinin bulunmadığına atıf yapıldı. İddianameler savcılar tarafından hazırlanıp mahkemeye sunuluyor. Erdoğan bir başka açıklamasında, söz konusu belge için ‘fezleke’, bir diğerinde de ‘tutanak’ ifadelerini kullanmıştı.  Şükür, önceki gün önergesini yenileyerek tekrar Meclis Başkanlığı’na sundu. 11.07.2014

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/politika_donemin-basbakani-onergesine-cevap-alamiyor_2230456.html

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

Vicdanım elvermiyor, sessiz kalamam

Eski ANAP Genel Başkanı Nesrin Nas

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Hizmet Hareketi’ne mensup insanlar hakkında ‘suç üretilmesi’ için 30 ile gönderdiği hukuksuz talimatlara tepki çığ gibi büyüyor. Hizmet’e tuzak konusundaki haberleri endişeyle takip ettiğini belirten Nas, “Kabul edilemez bir şey bu. Bir insan olarak, bir vatandaş olarak buna ses çıkarmamam mümkün değil. Vicdanım buna el vermez.” diyor. “Söz konusu talimatlar sizce hukuki mi?” sorusu karşısında gülümseyen eski siyasetçi, “Bakın, ‘Bu belgeler hukuki mi?’ diye sorduğunuzda bile gülüyorum. Hukuk mu kaldı? Acı acı gülüyorum.” tepkisini veriyor. Ardından şu uyarıyı yapıyor:“Her şey bir torbaya doldurulmaya çalışılıyorsa buna cadı avı denir. Bu gidişle bu işin nereye varacağını düşünemiyorum. Eğer bu çukurdan bir çıkış bulamazsak yarın bugünleri de arar hale gelebiliriz.”

Nesrin Nas, Hizmet’e yönelik girişimlerin kendisi için sürpriz olmadığını söylerken Başbakan Erdoğan’ın “Cadı avıysa cadı avı, biz bunu yapacağız” şeklindeki açıklamasını hatırlatıyor. Gerek dershane öğrencilerinin fişlenmesi gerekse son 10 yıl içerisinde işlenen bazı siyasi cinayetlerin Hizmet’e yıkılmak istenmesiyle ilgili olarak, “Ben tek tek detayları konuşmak istemem.” diyen eski ANAP lideri, şöyle devam ediyor: “Önemli olan şu; temel hakların ve özgürlüklerin bu kadar ayaklar altına alındığı, hukukun bu kadar ayrıntı haline getirildiği bir ülkeden biz nasıl çıkacağız? Böyle bir yapıdan nasıl kurtulacağız? Artık olanlara şaşırmayı bıraktım. Bu çukurdan nasıl çıkabiliriz, ben onu düşünüyorum. Etrafıma bakıyorum, son derece vahim. Ne yazık ki insanların bunun vahametini çok iyi anladıklarını da düşünmüyorum.”

Bu noktada, 1984 yılında ölen Alman rahip Martin Niemöller’in meşhur itiraflarına atıf yapıyor. Niemöller, “Naziler komünistler için geldiğinde sesimi çıkarmadım; çünkü komünist değildim. Sosyal demokratları içeri tıktıklarında sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal demokrat değildim. Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey söylemedim; çünkü sendikacı değildim. Benim için geldiklerinde, sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.” demişti. Şimdi de Türkiye’de benzer bir dönemden geçildiğini dile getiren Nesrin Nas, şöyle konuşuyor: “Sıra kime gelecek? Herkes korkuyla ‘sıra bana ne zaman gelecek’ diye soruyorsa vah benim güzel ülkem. Türkiye maalesef hızla oraya doğru gidiyor. Bu kadar hukuksuz, bu kadar temel hak ve özgürlükleri göz ardı eden bir yaklaşım kendi reaksiyonunu da oluşturuyor. Ne yazık ki geldiğimiz nokta bu. İç barışımızı nasıl sağlayacağız, hukuku tekrar nasıl egemen kılacağız, demokrasiyi yeniden fabrika ayarlarına nasıl geri döndüreceğiz? Önemli olan, buradan en az yarayla, en az bedeli ödeyerek çıkmak. Öyle ya da böyle bedel ödeyeceğiz.”

Kimsenin oy kullanmayacağım deme lüksü yok

Nesrin Nas, ‘çukurdan’ çıkış yolunu ise şöyle tarif ediyor: “Tekrar direksiyonumuzu uzlaşmaya çevirerek, tekrar AB standartlarındaki bir evrensel hukuka direksiyon kırarak çıkabiliriz. Bunun için de önümüzdeki seçim sürecini kritik görüyorum. Şu anda kimsenin ‘benim gönlüme sinen bir aday yok, oy kullanmayacağım’ deme lüksü yok. Benim, bugünleri de ararız diye endişem var. Buradan bir demokrasiye, uzlaşmaya, evrensel hukuka dayalı bir çıkış bulamazsak ülkeyi çok ciddi bir iç çatışmaya götürür diye korkuyorum. Çünkü herkes kendi mahallesine çekilmeye başladı. Kendi etrafımda da görüyorum, bu şaka değil. İnsanlarda adaletsizlik ya da sadece güçlünün adaletinin egemen olduğu duygusu yayılırsa bu hayatımızdaki her alanı dalga dalga etkiler.” 09.07.2014

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/politika_turkiye-cok-vahim-bir-noktaya-tasiniyor-vicdanim-elvermiyor-sessiz-kalamam_2229954.html

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

Cumhuriyet mitinglerini düzenleyenler artık AKP’ye benden daha yakın

Eski AKP milletvekili, Alevi yazar Reha Çamuroğlu, halen üyesi olduğu partinin yönetimine sert eleştiriler yöneltiyor. 2007’deki e-muhtıra ve cumhuriyet mitingleri sürecinde milletvekili olan Çamuroğlu, “Bugün aynı şartlar olsun, yine teklifi kabul ederim.” diyor. Ancak şartların tamamen değiştiği kanaatinde. O dönemde karşıt olanların bugün yan yana yürüdüğüne dikkat çekiyor. “Mitingleri düzenleyenler, halen üyesi olduğum partiye benden daha yakınlar. Bir tuhaflık yok mu?” diye soran Çamuroğlu, bugün birçok problemin pusulayı şaşırmaktan kaynaklandığını düşünüyor.

İslamcı kimlikle Müslümanlığın bu dönemde net bir şekilde ayrıştığı tespitini yapan Çamuroğlu, ‘Hizmet Hareketi’ne Kumpas Eylem Planı’nı da bu çerçevede ele alıyor. “Zaten adalet mekanizması darmadağın edildi. Hukuk tatile çıktığı için neyi yadırgamamı bekliyorsunuz ki? Şahsen bana artık her tür operasyon mümkün görünüyor. Hepimiz bunlara tanık veya kurban olabiliriz.” ifadelerini kullanıyor. Artık Başbakan’ın yanında, eski statükonun gadrine uğramış kişilerin azalmasını da bu çerçeveye oturtuyor. Şu örneklerin altını çiziyor: “Yiğit Bulut başdanışman. Bürokrasiden yükselmiş Efkan Ala, içişleri bakanı. Başbakan’ın 40 yıllık arkadaşı İdris Naim Şahin, artık yanında değil. Ve o Ala, o Şahin’i suçluyor. Birdenbire hain oldu adamcağız.”

Reha Çamuroğlu, Türkiye’nin hem içeride hem de dışarıda rotasının kaydığını öne sürerken, “Türkiye’nin yönünü yitirdiğini, o kayaya bu kayaya çarptığını düşünüyorum. Çoktandır teknenin su almakta olduğu düşüncesindeyim.” diyor.

ALEVİLER, EKMELEDDİN İHSANOĞLU’NA ÖNYARGIYLA YAKLAŞMAZ

CHP ve MHP’nin ‘çatı aday’ olarak Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nu göstermesini de yorumlayan Alevi yazar, “Son derece isabetli bir tercih. İhsanoğlu’nun kapsayıcı, kucaklayıcı bir cumhurbaşkanı figürü olmaya çok uygun bir şahsiyet olduğunu düşünüyorum. Kimse kendisinden ‘başkan baba’ olmasını beklemiyor. Ulusun tümünü tekrar kucaklamaya aday bir isimdir. Bana göre, Sayın Başbakan açısından da çok çok ciddiye alınması gereken bir rakip. Bu görevi hakkıyla yerine getireceğine inanıyorum.” değerlendirmesinde bulunuyor. Kendisinin de 2008 yılında TBMM Büyük Hizmet Ödülü için İhsanoğlu’nu önerdiğini hatırlatıyor. Alevilerin İhsanoğlu’na karşı olduğu iddiaları içinse şunları söylüyor: “Ben bunun kasıtlı abartıldığı kanaatindeyim. Sayın İhsanoğlu’nun Müslüman kimliği beni bir Alevi olarak hiç mi hiç rahatsız etmemektedir. İslamcı olsaydı ederdi. Dolayısıyla ben Alevilerin sandık başına gittiklerinde kendilerine atfedilen önyargılarla davranmayacağı kanaatindeyim. İhsanoğlu gibi son derece çağdaş kimlikte karşımıza çıkmış bir değerli seçeneği değerlendirmemenin yanlış olacağını düşünüyorum. Alevilerin en çok oy verdiği parti, İhsanoğlu’nu aday gösteriyorsa herhalde onlar da kendi tabanlarına kulak veriyorlardır. Yani bu noktada kimse Alevileri ağızdan dolma tüfeklere benzetmesin. Yanılırlar. Aleviler adına konuşmuyorum fakat şunu görüyorum; Aleviler sandık başına gittiklerinde iki tercihten birine yöneleceklerse, ki öyle görünüyor, tercihleri net olacaktır. Sandığa gitmemenin ise böyle bir dönemde her bir vatandaş için çok ağır bir sorumluluk ve hata olacağı kanaatindeyim.”

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/politika_hukuk-darmadagin-edildi-her-operasyonu-yaparlar_2227966.html

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

AK Parti Akdeniz’de battı, Karadeniz’de çıktı

AK Parti, 30 Mart seçimlerinin kesin olmayan sonuçlarına göre oyların yüzde 43.2’sini (il genel meclisi) alarak kendi yerel seçim zaferine imza attı. CHP yüzde 25.6’da kalırken MHP 17.6, BDP-HDP de yüzde 6.6 oy aldı. 81 ilin 48’ini kazanan AK Parti, en yüksek oyu yüzde 67.8 ile Başbakan Tayyip Erdoğan’ın memleketi Rize’den aldı. CHP 13, BDP 10, MHP 8 belediye alırken Mardin’i de bağımsız aday Ahmet Türk kazandı. İktidar partisi, 2009 yerel seçimlerine göre sadece Akdeniz Bölgesi’nde düşüş yaşarken geri kalan bütün bölgelerde yükselişteydi. 81 ilin büyük bölümünde de oylarını yükseltti. En büyük artışı ise Karadeniz’de kaydetti. Bu arada yeni Büyükşehir Yasası’nın ise AK Parti’ye yaradığı görüldü. Ankara ve Balıkesir’de çevre yerleşim yerlerinden gelen oylarla AK Parti ipi göğüsledi. Seçimin sonuçlarından biri de 4 partinin dışında kalan küçük partilerin neredeyse tamamen yok olmasıydı.

CHP  6’sı büyükşehir, 14 il kazandı. Bu iller İzmir, Hatay, Eskişehir, Sinop, Giresun, Zonguldak, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli, Çanakkale, Aydın, Muğla, Burdur ve Yalova oldu. BDP, il sayısını artırarak 10 belediyeye sahip oldu. Diyarbakır ve Van gibi büyükşehirlerin yanı sıra Tunceli, Ağrı, Iğdır, Bitlis, Batman, Şırnak, Siirt ve Hakkari’yi aldı. MHP ise 8 belediyede kaldı. Bunlar; Manisa, Isparta,  Mersin, Adana, Karabük, Bartın, Kars ve Osmaniye’ydi.

2009 yerel seçimlerinde AK Parti yüzde 38.8, CHP yüzde 23.1, MHP yüzde 16.1, DTP yüzde 5.7, SP yüzde 5.2, DP yüzde 3.7 ve DSP yüzde 2.8 oy almıştı. AK Parti oylarını yaklaşık 5 puan artırırken CHP 2.5, BDP ve MHP de 1’er puan artırdı. AK Parti bir önceki seçimde 47 il kazanmıştı. Bunu 1 artırarak sayıyı 48′e yükseltti.

Az da olsa bazı sürprizler de yaşandı. AK Parti eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in aday olduğu Hatay’da, eski AK Partili mevcut belediye başkanı CHP’li Lütfi Savaş ipi göğüsledi. Savaş böylece Hatay’ın ilk büyükşehir belediye başkanı oldu.

AK Parti’nin kazandığı büyükşehirler; İstanbul, Ankara, Bursa, Kayseri, Konya, Gaziantep,  Erzurum, Antalya, Balıkesir, Denizli, Kocaeli, Kahramanmaraş, Ordu, Sakarya, Samsun, Şanlıurfa, Trabzon ve Malatya oldu. Yeni 14 büyükşehirden 7 tanesi AK Parti’nin. Bunlar; Balıkesir, Kahramanmaraş, Denizli, Malatya, Trabzon, Ordu. Bu 7 büyükşehirden Balıkesir daha önce MHP, Ordu da CHP’deydi.

AK Parti Marmara bölgesinde 6 ili kazanırken geri kalan 5 ilde CHP gülen taraf oldu. En çok merak edilen il İstanbul’da iktidar partisi oylarını 3.5 puan artırarak yüzde 47.7’ye ulaştı. AK Parti’nin bir önceki yerel seçimde Marmara ortalaması yüzde 38 iken bu seçimde yüzde 42’ye ulaştı. Marmara’nın en ilgi çekici Yalova’da oldu. AK Parti’nin adayı, bir önceki seçimde Demokrat Parti’den seçilen, sonrasında Süleyman Soylu ile birlikte AK Parti’ye katılan Yakup Koçal’dı. Son saniyeye kadar süren yarışta Koçal’ın yeniden seçildiği bildirildi, daha sonra itirazlar üzerine CHP’nin kazandığı açıklandı.

AK Parti’nin en görkemli sonuçları aldığı bölgelerden biri de İç Anadolu oldu. 13 ilin 12’sini kazandı. Bunlar arasında, bir önceki seçim merhum Muhsin Yazıcıoğlu’na duyulan vefa gereği BBP’ye kaptırdığı Sivas da vardı. Bu bölgede kaybettiği tek il Eskişehir oldu. 2009’da AK Parti’nin İç Anadolu ortalaması yüzde 45.8 iken 30 Mart’ta 46.3 oldu.

AK Parti Ege’de 8 ilin 4’ünü aldı. Bunlar; Kütahya, Afyon, Denizli ve Uşak. 2009 yılında 3 ili kazanabilmişti. Bu seçimde onlara Uşak’ı da ekledi. Bu ili MHP’nin elinden aldı. Ege’de oy oranı 2009 seçimlerinde ortalama 36.7 idi. Bu seçimde 39.5’e çıkardı. İzmir’de CHP ile AK Parti arasındaki makas 10 puan birden azaldı. 2009 seçimlerinde 25 puan olan fark, bu seçimde 15’e düştü. CHP yüzde 49.8 oy alırken AK Parti 30.7’de kaldı.

İktidar partisinin hezimete uğradığı tek yer Akdeniz oldu.  8 ilden sadece 2 tanesini alabildi. Bu iller Antalya ve Kahramanmaraş. Hatay ve Burdur’u CHP’ye kaptırdı. Buna karşılık burun farkıyla Antalya’yı CHP’nin elinden aldı. Bir önceki yerel seçimde AK Parti’nin bölge ortalaması  39’du. Bu seçimde 38.2’ye düştü. En sert düşüş 11 puanla Hatay’da yaşanırken kazandığı illerden Kahramanmaraş’ta 7 puan, Burdur’da 5 puan, Osmaniye’de de 1 puan düşüş yaşadı.

Buna karşılık Karadeniz yüzünü güldürdü. 18 ilin 13’ünü kazandı. Bu sayı 2009’da 9’du. Üzerine 4 il daha koymayı başardı. Bu 4 il arasında CHP’nin güçlü olduğu şehirlerden Artvin, Ordu ve MHP’nin kalelerinden Kastamonu da vardı. Diğer il de MHP’li Gümüşhane oldu. AK Parti bu 4 ilin yanı sıra Trabzon, Rize, Düzce, Samsun, Amasya, Çorum, Tokat, Bayburt ve Bolu’yu korumayı başardı. AK Parti’nin bölge genelindeki oy oranı  bir önceki yerel seçimde yüzde 40,6 iken yüzde 48’e yükseltti.

Doğu Anadolu’da 14 ilin 7’sini, yani yarısını aldı. Bunlar Malatya, Erzurum, Erzincan, Elazığ, Bingöl, Ardahan ve Muş. Daha önceki seçimde 10 ili alan AK Parti, 3 yeri kaybetti. Kars’ı MHP’ye, Bitlis ve Ağrı’yı da BDP’ye kaptırdı. Buna karşılık yeni bir il kazanamadı. Ardahan’da CHP ile kıyasıya bir yarış olurken AK Parti yüzde 0.2’lik bir farkla ipi göğüsledi. Ağrı’da BDP ile AK Parti arasında çetin bir rekabet yaşandı. BDP adayı Sırrı Sakık, yüzde 45.47’ye karşılık yüzde 45.92 gibi küçük bir farkla seçimi kazandı. Iğdır’da da ilginç bir mücadele yaşandı. BDP ile MHP’nin yarıştığı tek il burası oldu. BDP, yüzde 1’lik farkla belediyesini korudu. Bir önceki seçimde AK Parti’nin bölge ortalaması yüzde 40, BDP’nin yüzde 26.6 idi. Bu seçimde AK Parti 40.7 olurken BDP ortalamasını 28.5’e yükseltti.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde 9 ilin  4’ünü BDP, 4’ünü AK Parti, birini de bağımsız aday kazandı. Mardin’de bağımsız olarak yarışa giren Ahmet Türk’ün de BDP oylarına dahil edilmesi halinde bu partinin bir adım öne geçtiği söylenebilir. BDP Diyarbakır’da 10 puanlık bir düşüşle yüzde 55.3’e geriledi. Buna karşılık AK Parti Diyarbakır’da 3 puan yükseldi. Mardin’de bir önceki seçimde BDP’nin oy oranı 36.3’tü ama Ahmet Türk oyları yüzde 52’ye yükselterek belediyeyi AK Parti’nin elinden aldı. AK Parti’nin oyları burada yaklaşık 8 puan birden geriledi. İlginç sonuçlardan biri de Siirt’te, BDP’nin 2009 seçimleriyle aynı oranı almış olmasıydı. İki seçimde de 49.4 oy oranı ile belediyeyi kazandı. Ak Parti’nin 2009 seçim ortalaması 43.6, BDP’ninki 32 idi. Bu seçimde AK Parti bölgedeki oy ortalamasını 43.8’e yükseltirken BDP, bağımsız kazanan Ahmet Türk’ün oyları da dahil edilirse yüzde 35’e çıkardı. 02.04.2014 AHMET DÖNMEZ ANKARA

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

Yüzüğü cehenneme atmaktan vazgeçen Erdoğan…

Kişinin imtihanı, işte o bir anın içinde gizli. Bütün ayak bağlarından kurtulduktan, maniaları temizledikten, emniyetini kesinkes sağladıktan ve kendisiyle başbaşa kaldıktan sonraki işte o bir an… Nefsiyle, şeytanıyla, zaaflarıyla, hırslarıyla, arzularıyla başbaşa kaldığı o an… Savaşı tamamen kazanmak veya zaafına teslim olmak arasındaki derin uçurumu bir insan nefsi mesafesine indiren o keskin karar anı…

O anı sıradan bir insan olarak yaşayıp yanlış karar almakla kişi sadece kendi bekasını karartabilir. Ancak milyonlarca insanın kaderine hükmedecek bir lider olarak o anı bir yenilgiye çevirmek, tarihte affedilmez bir yanılgı olarak nesilden nesile ödetilecek bir bedeldir.

Yüzüklerin Efendisi, işte böyle bir anın hikayesini anlatabilmek için yazılmış muazzam bir eser, malum. F ilmini de neredeyse izlemeyen kalmamıştır. Ciltlerce yazılmış uzun bir hikayenin finalinde, Bay Frodo o yüzüğü ateşe atabilecek midir atamayacak mıdır? Oysa karanlık ruhlara ve onun doğa üstü savaşçılarına karşı bütün mücadele bunun için verilmiştir. O an gelmiştir… Gücü, iktidarı, dünyaya hükmetme hırsını simgeleyen o yüzüğü cehennem ateşine atabilmesi halinde binlerce yıldır dünyaya felaketten başka bir şey getirmeyen o bela, sonsuza kadar yok olacaktır.

Hikaye, Orta Dünya denilen hayali bir yerde geçmektedir. Şeytanı temsil eden Sauron, “Karanlıklar Efendisi” ya da “Yüzüklerin Efendisi” olarak anılmaktadır. Hüküm Dağı’nın ateşinden yapılan tek yüzük, aynı zamanda onun gücünün de kaynağıdır. Fakat kayıptır. Yüzlerce yıl boyunca elden ele dolaşan yüzük, son olarak Frodo Baggins’e aktarılır. Ancak Bay Frodo’nun bir misyonu vardır: Yüzüğü, yapıldığı Hüküm Dağı ateşine atarak yok etmek. Bu görev için seçilmiştir. Fakat bunu yapabilmesi için bizzat bu yüzüğün peşinde olan Sauron’un yaşadığı bu dağın üzerindeki cehennemin ağzına kadar gelebilmesi şarttır. Oraya gelinceye kadar da binlerce şeytani askeri ve Yüzükler Efendisi’nin karanlık güçlerini yenebilmesi gerekmektedir. Yüzüğe Sauron’un sahip olması, dünyanın cehenneme dönmesi ve sonsuza kadar onun kötülüklerinin esiri olması demektir. Yüzüğün yok olması ise Sauron’un ve onun temsil ettiği karanlığın da yok olmasını sağlayacaktır.

Bay Frodo’nun bir de yol arkadaşı, daha doğrusu gerekirse onun misyonu için canını vermeye hazır bir fedaisi de vardır. Sam isimli bu sadık dost, hiç çekinmeden canını ortaya koyacak ve karşılaşılan onlarca büyük tehlikede Frodo için ölümüne mücadele edecektir. Frodo haklı olarak bu yol arkadaşına tamamıyla güvenmektedir. Ta ki aralarına üçüncü biri daha girinceye kadar. Yolculuğa sonradan katılan bu 3. kişi, aynı zamanda yüzüğün daha önceki sahiplerinden olan ve bu güç tılsımına yeniden hükmedebilmek için her şeyi göze almış Gollum’du. İki arkadaşın Gollum’u aralarına almalarının sebebi ise yolu onun bilmesiydi. Yüzüğe tekrar sahip olmak için her şeyi göze alan Gollum’un önündeki en büyük engel, ona hiç bir zaman güvenmeyen Sam’di. Dolayısıyla Sam’i ortadan kaldırmadan hedefine ulaşamayacaktı. Kaba güçle bunu başaramayınca Frodo ile Sam’in arasına fitne sokmaya karar verdi. Yol boyunca sürekli Frodo’yu Sam’e karşı doldurdu. Ancak yine hedefine ulaşamayınca kumpaslar kurmaya karar verdi ve sonunda istediğini elde etti. Frodo’nun Sam’e karşı güvenini sarstıktan sonra son bir kumpasla öldürücü darbeyi vurdu. Gollum’a inanan Frodo, Sam’in aslında yüzüğün peşinde olan bir hain olduğuna ikna oldu ve onu yanından kovdu. Artık yola Gollum’la devam edecekti. Kader Dağı’na da gelmişlerdi. Burada Frodo’yu tuzağa düşüren Gollum, yüzüğe sahip olmaya çalıştıysa da başaramadı. Yola çıktığı çocukluk arkadaşını, yolda bulduğu fitneci yaratığa tercih etmenin bedelini çok ağır ödeyecekti ama görünmez koruyucuları her daim devredeydi. Vefalı yol arkadaşı Sam, uzaktan da olsa Frodo’yu izleyip onu kollamaya da devam etmekteydi. Nihayet bütün ölümcül zorlukları aşıp ‘Sauron’un ağzına’ ulaştıklarında, işte o kader anı ile yüzleşmişlerdi. Frodo yüzüğü ateşe atacak ve bütün o karanlık krallık yok olup gidecekti. İşte o an Frodo’da insanlığın o kadim tereddütü başladı. Yüzüğe sahip olan dünyaya da hakimdi sonuçta. İçindeki şeytan devreye girmiş ve onu ele geçirmişti. Sam’in endişeli bakışları ve yakaraşıları arasında Frodo bir türlü yüzüğü ateşe atamıyordu. Sonunda kararını verdi. Yüzük, onun ruhuna sahip olmuştu. Dönüp, “Hayır, o benim.” dedi. Hükmetmenin geri çevrilmez arzusuna yenilmiş, yüzüğü yok etmekten son anda vazgeçmişti. Sam’in gözyaşları içerisinde izlediği bu anı fırsat bilen Gollum, son bir hırsla Frodo’nun eline atıldı ve parmağını ısırarak yüzüğü ele geçirdi. Halbu ki Frodo ve Sam’in oraya güvenle varabilmeleri için dışarıda binlerce insan, elf, hobit ve diğer yaratıklar Karanlık Ruh Sauron’un ordularına karşı savaş vermiş, niceleri ölmüştü. Şeytanın krallığının başlamaması için ittifak halindeki bu ordular can havliyle Hüküm Dağı’ndaki ateşin sönmesini bekliyordu. Ancak orada Frodo nefsine yenik düşmüş ve yüzüğü kaptırmıştı. Neyse ki o arbede sırasında dengesini sağlayamayan Gollum, ateş çukuruna yuvarlanacak ve yüzükle birlikte eriyip yok olacaktır.

AK Parti, 2002 yılında tek başına iktidara geldiğinde kendisinden beklenen ekonomik istikrar kadar, milletin iktidarını kurması, askeri vesayete son vermesi, özgürlükçü liberal demokrasiyi hakim kılması ve statükoyu bir daha dirilmemek üzere tarihe gömmesiydi. Nice darbe girişimleri atlatıldı, muhtıra girişimleri püskürtüldü ve operasyonlar boşa çıkartıldı. 2010 yılında yüzde 58’le kabul edilen anayasa değişikliği referandumunun ardından 12 Haziran 2011 genel seçimlerinde alınan yüzde 50’lik oyla birlikte Hüküm Dağı’ndaki kader anı da gelmişti. AK Parti’nin artık elindeki yüzüğü ateşe atarak Türkiye’nin başına yıllardır bela olan statükoyu yok etmesi; yani ülkeyi keyfi yönetimlerden kurtaracak yeni anayasanın yapılması, devletin yöneten/hükmeden/biçimlendiren/dayatan/buyuran/tehditler üreten/zulmeden/ayrıştıran değil sadece koordine eden modern bir aygıta dönüştürülmesi, gelen iktidara göre şekillenecek kırılgan demokrasi yerine kalıcı ve sağlam bir sistem inşa edilmesi, bağımsız ve tarafsız bir yargı ile hukukun üstünlüğünün hakim kılınması, bireyin ve özgürlüklerin önündeki engellerin bütünüyle ortadan kaldırılması, toplumun bütün ‘öteki’lerinin asli unsurlara dönüştürülmesi, her türlü ayrımcılığın ilanihaye ortadan kaldırılması gerekiyordu. Artık bunun önünde hiç bir engel kalmamıştı. Şimdiye kadar iktidarların bahane olarak öne sürdüğü gerekçelerin neredeyse tamamı ortadan kalkmıştı. Tek yapılması gereken, o yüzüğü ateşe atmaktı. Ancak o esnada bir şey oldu. Başbakan Erdoğan dönüp hepimize, “Hayır, bu benim! Benim hakkım! Ben yöneteceğim! Ben hükmedeceğim!” deyiverdi. Bizim yeni Sauron’laşmış Frodo’muz artık Erdoğan olmuştu.

Anlayacağınız, biz insanların özgürlük mücadelesi halen devam ediyor. Yeni Yüzüklerin Efendisi’ne karşı, hala Hüküm Dağı’nda kendi kaderimizi çizebilmek için ateşe karşı yürüyoruz. AHMET DÖNMEZ / 28.03.2014

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

Havuz medyasından skandal yalan: SP’li kadınları ‘paralel abla’ diye sundular

Havuz medyası kanallarından A Haber’de önceki gün büyük bir skandala imza atıldı. Gün boyu bültenlerde ‘özel haber’ logosuyla yayınlanan bir yalan haber, 17 Aralık’tan bu yana yaşanan sürecin adeta özeti gibiydi. İddiaya göre, Cemaat ablaları evleri ziyaret ediyor ve oylarını AKP’ye vermemeleri yönünde telkinler yapıyordu. Başbakan Tayyip Erdoğan da Adana’daki mitinginde isim vermeden bu görüntüleri gündeme getirerek “Paralel yapı bunları yapıyor.” iftirasında bulundu. Fakat gerçek, kısa bir süre sonra ortaya çıktı. Olayın Cemaat’le, ‘ablalarla’ ilgisi yoktu. Evi ziyaret edenler, Saadet Partisi Antakya belediye başkan adayı Fahri Serdar Özal’ın eşi Gülay ve kızı Müzeyyen Özal’dı. Görüntüler de eve gelen PVC ustası tarafından gizlice çekilerek A Haber’e satılmıştı.

Cemaat ablalarının ev ziyareti gibi sunulan olay, birkaç gün önce Antakya Aksaray Mahallesi’nde Zekeriya-Fatma Bilir çiftinin evinde gerçekleşti. O gün evde, PVC ustası Zeynel Abidin K. da vardı. Usta balkonda çalışırken, ailenin tanıdığı olan Saadet Partili Özallar ziyarete geldi. Sadece kadınların bulunduğu evdeki konuşmalar, usta tarafından gizlice kaydedildi. İddiaya göre daha sonra A Haber’i arayan usta, görüntüleri parayla sattı. Kanalın Yurt Haberler Müdürü Kerim Ulak, Hatay muhabiri Zekeriya Parıldar’ı görevlendirerek görüntüleri ustadan aldırdı.

Başbakan Tayyip Erdoğan, seçim meydanlarında, “Aile mahremine girene, yatak odalarını gözleyene, gizlice kayıt yapıp servis edene Müslüman denir mi? Bunun dinde yeri var mı? İnsanlıkta yeri var mı?” diye konuşuyor. Fakat kadınların bu gizli görüntüleri, Başbakan Erdoğan’ın kurdurduğu para havuzuyla el değiştirdiği öne sürülen A Haber’de yayınlandı. Üstelik çarpıtılarak. Haber, ‘Paralel polis ve paralel ablalar işbaşında’ anonsuyla yayınlandı. Hem de Antakya’daki olay, Hatay’ın Kırıkhan ilçesinde yaşanmış gibi anlatıldı.

Gizli görüntüleri yayınlanarak mağdur edilen Gülay Özal, “Biz seçim gezisi yapıyorduk, buraya da uğradık. Birkaç partili bayan arkadaşla beraber. Haberde iddia edildiği gibi Sadullah Ergin (AK Parti Hatay Büyükşehir Belediye başkan adayı) veya Başbakan’ı herhangi bir kötüleme, karalama ile de hiçbir alakamız yok. Konuşmalarımızın hepsini koymamışlar. Kesmişler, montajlamışlar.” sözleriyle üzüntüsünü dile getirdi.

Kızı Müzeyyen Özal da, “Oturduk, muhabbet ettik. Karalama, iftira kesinlikle olmadı. Montaj olanlar çok fazla. Kullanılan cümleler de var ama kesinlikle o sözlerin hepsi bize ait değil.” iddiasında bulundu. Baba Fahri Serdar Özal da şunları kaydetti: “Ben Saadet Partisi Antakya Belediye başkan adayıyım. 2-3 gün önce seçim çalışması içerisinde iken maalesef hoş olmayan bir şekilde gizli olarak görüntüler kaydedilmiş. Evin içinden. Mahrem yerimizden. Habersiz bir şekilde kaydetmişler. Görüntünün üzerine montaj yapılmış. Bugünlerde biliyorsunuz montajdı, dublajdı, kumpastı, bu tip işler dönüyor. İşte şimdi kimin oyun yaptığı, kimin kumpas yaptığı, kimin montaj yaptığı anlaşıldı. Bu işleri kimin iyi bildiğini böylelikle anlamış olduk. Tazminat davası açacağız. Partimiz, şahsım ve ailem olarak. Ailemin bu şekilde kullanılmasına izin vermeyeceğim. Bunları nasıl montajladılar anlayamıyoruz ama Allah’ın izniyle açığa çıkaracağız.”

Ev sahibi Fatma Bilir de şaşkın. O da “Bizim evde konuşuldu, arkadaşlarımız gelmişti, partiden gelmişlerdi. Kötüleme de olmadı. Zaten daha önceden tanıdığım arkadaşlarımdı. Görüntüyü çekenden de haberimiz yok. Kötü bir şey bu. Nasıl böyle evimizin içini çekmişler. Haberimiz yok bizim. Bir sürü bayan vardı içeride.” tepkisini gösteriyor. Eşi Zekeriya Bilir, evinin içini televizyon kanallarında izlemekten rahatsız. O da tepkisini şöyle aktarıyor: “Mutfak, banyo kapısını takmaya PVC’ci gelmişti. O arada da evimizin görüntüleri çekilerek, bayanların ses kayıtları alınarak gizli olarak basına yansımış. Bunu biz şiddetle, nefretle kınıyoruz. Hem de çarpıtılmış. Tamamen Saadet Partisi’nin seçim çalışması olduğunu ben biliyorum. Zaten biz de Saadet Partiliyiz. Bu şekilde birilerinin suçlanması, çekilen görüntülerin başka adlar altında basına yansımasını kınıyoruz. Hukuki haklarımızı arayacağız. İnsan haklarına aykırı olduğunu düşünüyorum. Çekenden ve yayınlayanlardan davacı olacağız.”

Masa başında Hollywood senaryosu gibi iftira haberi yazıldı

Haberdeki tek skandal ‘paralel ablalar’ bölümü değil. Onun kadar vahim olan kısmı ise ‘paralel polis’ler. İddiaya göre, görüntüleri almaya giden A Haber muhabiri Zekeriya Parıldar,  sürprizle karşılaşmıştı. Çünkü buluşma yerinde, kendilerini A Haber muhabiri olarak tanıtan sivil polisler karşılamıştı. Haberde yer alan cümleler şöyle: “Muhabirimiz Parıldar, telefonunun dinlendiğinden habersizdi.Görüşmeleri kaydedilen vatandaş, buluştukları benzin istasyonunda bir sürprizle karşılaştı. Kendilerini A Haber muhabiri olarak tanıtan 3 paralel yapı elemanı, görüntüleri almak istediklerini söyledi. Ancak A Haber’in oyunu ortaya çıkarması üzerine 3 sivil polis, görüntüyü çeken vatandaşın ve muhabirin araç plakalarını not alarak ayrıldı. Bu gelişmelerden sonra Hollywood filmlerini aratmayacak bir aksiyon başlıyor. Önce görüntüye çeken vatandaşın akrabaları paralel yapı tarafından tehdit ediliyor. Görüntünün kaydedildiği evin sahibi ve akrabaları paralel yapı tarafından korkutuluyor. Paralel yapının bir sonraki hedefi ise A Haber muhabiri oluyor. Parıldar’ın evine bir grup tarafından baskın yapılıyor. Evde yapılan kara propagandanın yer aldığı görüntüler bilgisayardan zorla sildiriliyor.” Bu iddiaların da gerçekle uzaktan yakından ilgisinin olmadığı ortaya çıktı. Tam da haberde söylendiği gibi, ‘Hollywood filmlerini aratmayacak’ bir senaryo yazılmış ve masa başında üretilen bu senaryo, gerçek bir haber kılıfıyla seyircinin önüne getirilmişti. A Haber muhabiri Parıldar, Zaman’ın röportaj talebini kabul etmese de aile fertlerinden edinilen bilgiye göre bu olayların hiçbiri yaşanmadı. Korkudan ismini vermek istemeyen bir aile ferdi, “Zekeriya gitti görüntüyü aldı. Ne buluşma yerinde 3 polis ne eve baskın ne tehdit ne de bilgisayardan görüntü sildirme… Bunların tamamı hayal mahsulü.” dedi. 16.03.2014

Haberin linki:  http://www.zaman.com.tr/gundem_havuz-medyasi-simdi-de-spli-kadinlarin-secim-calismasini-kara-propaganda-diye-sundu_2205197.html

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı