Eski TÜSİAD Başkanı’nı ‘hain’ yapan cümle, AKP’nin vaadi

AKP’nin 2015 Seçim Beyannamesi ile birlikte açıkladığı ‘Yeni Türkiye Sözleşmesi-2023′teki bir madde dikkat çekti. Sözleşme’nin 67. maddesi, “Girişim özgürlüğünü teminat altına alan açık ve şeffaf hukuk kurallarının olmadığı ülkelerin uzun dönemli yatırımlar çekebilmesi de sürdürülebilir bir kalkınma gerçekleştirmesi de mümkün değildir.” deniyor. Oysa aynı değerlendirme yüzünden eski TÜSİAD Başkanı Muharrem Yılmaz, dönemin başbakanı R. Tayyip Erdoğan tarafından ‘vatan haini’ ilan edilmişti. Yılmaz, 23 Ocak 2014 tarihinde yapılan TÜSİAD 44. Olağan Genel Kurul’unda yaptığı konuşmada, “Hukukun üstünlüğüne riayet edilmeyen, yargı mekanizması AB normlarında çalışmayan, düzenleyici kurumlarının bağımsızlığına gölge düşen, vergi cezaları veya başka tür cezalarla şirketler üzerinde baskı kurulan, ihale yasası onlarca kez değiştirilen bir ülkeye yabancı sermayenin gelmesi mümkün değildir.” demişti. Ertesi gün Ankara Arena Kapalı Spor Salonu’nda partisinin bir toplantısında konuşan Erdoğan, “TÜSİAD Başkanı ihanet içinde” suçlamasında bulunmuştu. Aynı gün CNN Türk ekranlarında Eğrisi Doğrusu programında Taha Akyol’a konuk olan Muharrem Yılmaz ise ‘vatan hainliği’ suçlamasını reddederek, “Bu vakayı tespit edip gerekli uyarıda bulunmak TÜSİAD Başkanının görevidir. Türkiye ‘deki yabancı şirketler benim üyem. Türkiye ekonomisinin yarısından fazlasını bu şirketler üretiyor. Vatan hainliği gibi bir şey kabul edilemez. Çok üzüldüm, Başbakan beni çok üzdü. Türkiye’de refahın artması için neler yapılması gerektiğini söyledim. İçeride sermaye yatırım yahut kendinize bir şey alacaksınız o zaman da hukuk önemli değil mi? Hukuktan şüphe ettiğiniz yerde yatırım yapar mısınız? Hukukun üstünlüğü bizi bir arada tutması gerekmiyor mu? Kafamızı kuma sokmayalım.” cevabını vermişti.
AKP’nin şimdi aynı tespitleri seçim vaadi olarak Yeni Türkiye Sözleşme’sine yazması kafaları karıştırdı. Bir anlamda eski TÜSİAD Başkanı’nın haklılığı teyid edilirken Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da bizzat kendi partisinden ‘düzeltme’ gelmiş oldu. 23 Nisan 2015

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/politika_eski-tusiad-baskanini-hain-yapan-cumle-akpnin-vaadi_2290512.html


http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

Firma battı, 35 milyon dolar vatandaşın sırtına kaldı

Zaman’ın dün ‘Firma iflas etti, rüya proje kaderine terk edildi’ başlığıyla gündeme taşıdığı ‘İzmir-Manisa Sabuncubeli Tüneli’ ile ilgili bir başka acı gerçek daha ortaya çıktı. Tüneli yapan Koçoğlu A.Ş.’nin, iflastan sonra arkasında sadece 35 milyon dolar dış borç bıraktığı belirlendi. Hazine garantili bu borç, vatandaşın sırtına kaldı. Tünel, AKP döneminin gözde ihale yöntemi ‘Kamu-Özel İşbirliği’ şeklinde yapılıyordu. Yüklenici firmanın Ekim 2014 itibariyle batmasının ardından projede bir türlü ilerleme sağlanamadı. Fakat anlaşmalar gereği Koçoğlu’nun kullandığı dış finansman kredilerini Karayolları Genel Müdürlüğü üstlenmek zorunda kaldı. Ödenecek miktar 35 milyon dolar civarında. Bu para Hazine’den çıkacak. Kamu-Özel işbirliği ile yapılan bir çok proje şu anda devam ediyor. Ekonomideki kötü gidişata göre benzer iflasların olmasından korkuluyor. Bu durumda Türkiye’nin borç stoku kat be kat artacak.
Sabuncubeli, keskin virajları nedeniyle ölümlü trafik kazalarının en fazla olduğu noktalardan biri. Bu nedenle çift tüp tünel inşaatına büyük önem arzediyordu. Tünelin temeli 10 Eylül 2011 tarihinde atılmış ve 2 yıl içerisinde biteceği açıklanmıştı. 110 milyon liraya mal olacak tünelin temel atma töreninde konuşan dönemin Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, “Kamu özel sektör ortaklığı ile yapılan bir proje. Bu yönüyle kamu bütçesine ilave bir yük getirmiyor. Karar süreçlerini hızlandırıyor.” demişti. Koçoğlu İnşaat patronu Mehmet Şükrü Koçoğlu ise, “Finansmanı bize ait, görüşmeler devam ediyor. İnşallah bu bölgeye yaptığımız beşinci proje olacak. Alnımızın akıyla 13 yıl işletiriz” ifadelerini kullanmıştı.
Ancak temel atıldıktan sonra 7 ay tek bir çivi bile çakılamamasıyla gündem olan tünel inşaatı, her geçen gün çıkmaza girmişti. Aynı süreçte borç batağına saplanan inşaat şirketinin de iflası açıklanmıştı. Bunun üzerine yeni formüller üzerinde durulmaya başlanmış ama bir türlü ilerleme sağlanamamıştı. Şu ana kadar tünelin bir tüpünde 1560 metre, diğerinde 1486 metre ilerlenmiş durumda. Karayolları 2′nci Bölge Müdürü Abdulkadir Uraloğlu, Ocak ayında yaptığı konuşmada tünel için yeni ihaleye çıkalacağını belirterek, “Şu anda tünel inşaatında 2.5 kilometrelik bir eksik var. Maliyet, yaklaşık 150 milyonu daha bulacak” bilgisini vermişti.
Kamu-Özel İşbirliği projelerine Hazine garantisi getirilmişti. 3996 sayılı kanuna göre yurtdışından sağlanan finansmana tamamen veya kısmen borç üstlenim tahhüdü verililiyor. Görevli şirketin kusuru nedeniyle sözleşmenin feshedilmesi halinde, borç bakiyesinin yüzde 85′inin üstlenilmesi yönünde taahhüt veriliyor. 20 Nisan 2015

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/ekonomi_sirket-batti-35-milyon-dolar-halkin-sirtina-kaldi_2289941.html


http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

AKP’nin 2011 beyannamesi kâğıt üzerinde kaldı

AKP Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun açıkladığı beyanname, “Yeni Türkiye’nin inşası” şeklinde sunuldu. Fakat iktidar partisinin gerek beyanname gerekse aynı gün deklare edilen ‘Yeni Türkiye Sözleşmesi-2023’ belgesindeki vaatlerini yerine getirip getirmeyeceği soru işareti. Çünkü “Türkiye Hazır-Hedef 2023” başlıklı 2011 beyannamesinde özellikle ‘ileri demokrasi’ hedefleri tamamen kâğıt üzerinde kaldı. Bırakın ileriye gitmeyi; demokrasi 90’lı yıllara ve 28 Şubat günlerine döndü. Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan, “Bu seçim beyannamesi sandıklar açıldığında unutulacak bir beyanname değildir. Bu beyanname, seçime kadar olan süreci seçim sonrasındaki 4 yıllık süreci değil, Türkiye’nin 12 yılını şimdiden planlayan bir beyannamedir.” sözüne rağmen iddialı vaatlerin neredeyse tamamı unutuldu.

Sivil toplum, bırakın ileri, demokrasiyi, mevcudu arar oldu

2011 beyannamesi 5 ana başlıktan oluşuyordu. Bunlar; ‘ileri demokrasi, büyük ekonomi, güçlü toplum, yaşanabilir çevre ve marka şehirler ile lider ülke Türkiye’ şeklinde sıralanmıştı. Tıpkı 2015 beyannamesi gibi o da ‘insan’la başlıyordu. “Çağdaş demokrasilerde, siyasal katılım ve temsil ile yönetim arasındaki ilişkinin sarsılmaz bir bağla kurulması, herkesin buna saygı göstermesi ve kabullenmesi zorunludur.” deniliyordu. Fakat ilk başta bunu kabullenmeyen AKP’nin kendisi oldu. Çoğulcu ve katılımcı demokrasi kavramlarının altı çiziliyordu. 4 yıllık dönemde siyasi katılımın ve çoğulculuğun bütün kanalları tıkanırken “Demokrasi sandıktan ibarettir” anlayışı hâkim kılındı. Yine beyannamedeki “AK Parti siyasetinde kendi insanından korkan, her farklılığı düşmanlık olarak gören, milletin sesine kulak vermeyen ceberut siyaset anlayışına yer yoktur.” anlayışı da bizzat iktidar tarafından çiğnendi. Ülke “AKP’ye oy verenler ve vermeyenler”, “Yüzde 50” söylemi ile ikiye bölündü. Ceberut devlet anlayışı hemen her alana hâkim oldu. Son olarak çıkarılan iç güvenlik paketi de bunun en somut göstergesiydi.

2011 beyannamesinde “İleri Demokrasi” başlığı altında en fazla yer verilen unsurlardan biri sivil toplumdu. “Sivil toplum, bizim demokrasi anlayışımızın olmazsa olmazıdır. Çağdaş, çoğulcu ve katılımcı demokrasilerde sivil toplum alanı her şeyden önce farklılığın, çeşitliliğin alanıdır.” deniyordu. Uygulamada ise siyasete katılım göstermek isteyen STK’lar baskı altına alındı. Eleştiri getiren bütün sivil kesimler, “Partini kur, siyasete gir” tepkisiyle püskürtüldü. Hükümete ‘demokrasi ve hukuk’ çağrısı yapan STK yöneticileri vatan hainliğiyle suçlanırken bazı STK’ların kapısına kilit vuruldu.

Bu açıdan bakıldığında beyannamedeki, “AK Parti, toplumdaki bütün farklılıkların kendi görüş ve talepleri doğrultusunda örgütlenip, siyasal, sosyal ve kültürel hak arayışında bulunmalarını savunur. Çağdaş yönetişim anlayışı gereği AK Parti, karar alma süreçlerinde sivil toplumun aktif katılımını elzem görmektedir. Tüm demokratik ülkeler gibi Türkiye’deki STK’lar kendi hükümetlerini denetleme işlevini yerine getirmeye çalışmaktadırlar. Artık parlamenter demokrasi yerini katılımcı demokrasiye bırakmıştır. Bundan sonraki süreçte sivil toplum kuruluşlarının yönetime daha aktif katılımı ile temsili demokrasinin katılımcı demokrasiye doğru gelişmesi sağlanacaktır. Böylece vatandaş, sadece seçimden seçime değil, güncel gelişmeler için de iradesini siyasal sürece yansıtma fırsatı bulacaktır.” cümleleri de anlamsızlaştı.

MGK, 28 Şubat’taki etki ve gücüne kavuştu

Beyannamede, “Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’nin yapısı ve fonksiyonları yeniden düzenlenerek, çağdaş demokrasilerdeki standartlara kavuşturulmuştur.” diye övünülmesine rağmen bugün MGK kutsallaştırılmış durumda. 28 Şubat dönemindeki gibi MGK kararları ile toplumsal kesimler ‘iç düşman’ ilan edildi. Aynı şekilde, Ergenekon davaları kastedilerek, “Siyaset kurumuna güveni sarsarak, demokrasi dışı beklenti ve hedefler oluşturma çabaları da büyük ölçüde bertaraf edilmiştir.” deniyordu. Ancak daha sonra “Aldatıldık” denilerek bu beyanlar da ‘sıfırlandı’.

Yeni anayasa vaadi gerçekleşmedi

“İleri demokrasi” başlığı içerisinde en önemli vaat, yeni anayasaydı. Bu, aynı zamanda beyannamenin de bel kemiğiydi. “2011 seçim beyannamemizin, 2023 yol haritamızın en önemli ve bir numaralı projesi, yeni anayasa projesidir.” deniyordu. Ancak yüzde 50 oy desteğiyle gelinmesine rağmen yeni anayasa yapılamadı. Beklentiler, Tayyip Erdoğan’ın ‘başkanlık’ ısrarına kurban edildi.

‘Kürt sorunu yok’ söylemine geri dönüş

Çözüm süreciyle ilgili, “Kürt meselesini, kardeşliğimizi pekiştirecek şekilde tamamen özgürlükler ve demokrasi zemininde çözüme kavuşturacağız.” teminatı da bugün artık “Ne Kürt sorunu ya, neyin eksik senin!” noktasına gelip dayandı.

17 Aralık süreciyle adalete güven sıfırlandı

Bir diğer başlık, ‘adalet’ti. “Güven veren bir adalet sisteminin tesis edilmesi, üstünlerin hukukundan hukukun üstünlüğüne geçilmesi.” hedefleniyordu. Ancak özellikle 17 ve 25 Aralık yolsuzluk operasyonları sonrası Türkiye, tamamen ‘üstünlerin hukuku’ dönemine geçmiş oldu.

Yuva Teşvik Konut programı hayata geçirilemedi

Yeni evli veya evlenecek yoksul çiftler için Yuva Teşvik Konut programı başlatılacaktı. Erdoğan, “Bu programa müracaat eden çiftlere bizler burada kalkacağız içinde kısmi bir donanım yapacağız. Örneğin beyaz

eşyası gibi, halı gibi vesaire ve bütün bunlarla beraber 25 yıla varan vadelerle, peşinatsız onları ucuz konut sahibi yapacağız.” demişti. Ancak bu da kâğıt üzerinde kaldı.

Çılgın projeler kör topal, şehir hastaneleri hayal oldu

2011 beyannamesindeki ikinci başlık, ‘büyük ekonomi’ idi. Kişi başına milli gelir 2015 yılında 14 bin dolar olarak öngörülmüştü. Fakat 10 bin dolarda kaldı. Kamu özel ortaklığı ile şehir hastaneleri kurulması da beyannameye girmişti. Fakat finansman zorlukları ve projenin rant projesine dönüşmesi nedeniyle ciddi adımlar atılamadı. 2023 vizyonu ile Türkiye’de başta büyük şehirler olmak üzere marka şehirler üretileceği vaat edilmişti. Halihazırda hiçbir marka şehir olmaması, bu maddeyi de boşa çıkarıyor. 2011 seçimlerine damgasını vuran vaatler ise çılgın projelerdi. Kanal İstanbul için 1 yıl içerisinde adım atılacaktı. Fakat hâlâ bir adım atılmış değil. Aynı şekilde İstanbul’un iki yakasına birer milyonluk şehirler kurulması da hayal olarak kaldı. Ankara’da Esenboğa Havaalanı ile şehir merkezi arasına raylı sistem kurulması da gerçekleşmeyen vaatler arasında.17 Nisan 2015

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/politika_akpnin-2011-beyannamesi-kagit-uzerinde-kaldi_2289406.html

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

(HABER YORUM) AKP, kendi 2023 sözleşmesine imza atar mı

Seçim beyannameleri, siyasi partilerin nasıl bir Türkiye tasavvur ettiklerini ve İktidara gelmeleri halinde neler yapacaklarını içeren bir çeşit sözleşme metinleridir. Dolayısıyla, daha çok ülkede eksik gördükleri noktaları tespit eder ve olmasını gerekli gördükleri hususları da topluma vaat ederler. Bu açıdan bakıldığında AKP’nin, bizzat kendi ‘Yeni Türkiye Sözleşmesi-2023′ belgesi aracılığıyla, 13 yıldır yönettiği ülkede neleri eksik bıraktığının itiraflarını okuyabiliyoruz. AKP’nin ülkede ne kadar büyük bir demokrasi açığı bulunduğunu, insan ve insan onurunun ne denli ucuz olduğunu, vatandaş grupları içerisinde ülkeye ‘aidiyet’ bağlarının ne kadar zayıfladığını, ‘özgürlükçü, katılımcı ve çoğulcu’ bir siyasi düzenin ne kadar uzağında kalındığını, hukuktan ne kadar uzaklaşıldığını kabul ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Sözleşme’yi okuyunca bir yandan uygulamaları gözünüzün önüne getirip, “Aklımızla alay mı ediyorlar? Bu bahsettikleri ülke Norveç ya da İsviçre mi?” diye soruyorsunuz. Fakat diğer bir açıdan bakıldığında da “Evet, tespit doğru. Tam da Türkiye’nin ihtiyacı olan Sözleşme bu” diyorsunuz. Çünkü Sözleşme’nin neredeyse tamamı, Türkiye’de olmayıp da olması vaat edilen maddelerden oluşuyor. Hal böyle olunca, iktidar partisinin vatandaşların önüne koyması gereken bir metin gibi değil de her defasında aldatılmış olan vatandaşların artık kendini sağlama alma adına iktidarın önüne koyması gereken bir metin gibi duruyor. Dolayısıyla bu noktada asıl sorulması gereken soru da şu oluyor: “Biz vatandaşlar olarak bu sözleşmeye varız; peki sen bu sözleşmeye ‘evet’ diyor musun eyy AKP?”

BİR DAHA SOMA’NIN, ÇAYCUMA’NIN ÜSTÜNÜ KAPATAMAZ
2023 Sözleşmesi ‘insan’la başlıyor. 6. maddede “Bugün de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en temel ilkesi insan onurunun korunmasıdır.” deniliyor. Mesela AKP bu maddeye ‘evet’ der mi? Evet demesi halinde bir daha termik santral için köylülerin 6 bin zeytin ağacını kesen ‘havuzcu işadamlarını’ koruyamaz. Seçmene ucuz kömür dağıtmak için madencilerin canını hiçe sayamaz. Soma’da madenciye tekme atan Başbakanlık Müşaviri halen Başbakanlık’ta günü gün edemez. 10 işçinin öldüğü asansör faciasının üstü kapatılamaz. 15 kişinin öldüğü Zonguldak Çaycuma’daki sel felaketinin sorumluları yargıdan kaçırılamaz. Var mısın AKP, ‘evet’ diyor musun? Bunlar, insan onurunun ayaklar altında çiğnendiği sadece bir kaç örnek. Daha saymakla bitirelemeyecek nice utanç verici hadise var.

CUMHURBAŞKANI BİR DAHA ‘HAŞHAŞİ’ DİYEMEZ
Sözleşme’deki bir diğer madde; “Cumhuriyeti Vatandaşlığı kimliği taşıyan hiç kimse hiç bir makam ve güç sahibi tarafından tahkir edilemez; inancı, rengi, cinsiyeti, dili, ırkı, siyasi düşüncesi, felsefi anlayışı ve hayat tarzı sebebiyle ayrımcılığa maruz bırakılamaz, herhangi bir şekilde nefret söylemine muhatap kılınamaz.” diyor. Bu maddenin de muhatabı vatandaşlar değil ki. Önemli olan AKP bu beyanının arkasında duracak mı yoksa şimdiye kadar yaptığı gibi sadece göz boyama aracı olarak mı kullanacak. Bu maddeyi gerçekten hayata geçirmeyi planlıyorsa, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a nasıl bir önlem aldıklarının da cevabını vermeliler. Bizzat ülkenin Cumhurbaşkanı, kendi vatandaşlarını ‘Ermeni’, ‘Alevi’ diye tahkir ediyor. Bizzat ülkenin Cumhurbaşkanı, “Yüzde 50″ söylemi ile ayrımcılık yapıyor. Kendi vatandaşlarını Haşhaşi, sülük, ihanet şebekesi, süte karışmış pis su gibi ağıza alınamayacak nice küfür ve hakaretlerle tahkir edip, sabah akşam ‘nefret suçu’ işliyor. Bize bu sorunun cevabını vermeden Sözleşme’ye neden ‘evet’ diyelim ki?
“Vatandaşların ülkelerine duydukları aidiyet bilinci ve hiçbir vatandaşı veya vatandaş grubunu dışlamayan ve ötekileştirmeyen içselleştirici bir siyaset anlayışı, devletlerin bekasının en temel garantisidir. ” şeklindeki 13. madde de “2 yıldır vatandaş gruplarını bu kadar dışlayan, ötekileştiren iktidar hangisiydi? AKP ana muhalefet partisi mi?” diye sorduruyor.

TÜSİAD BAŞKANI’NI ‘HAİN’ YAPAN CÜMLE, 2023 SÖZLEŞMESİ’NDE AKP’NİN VAADİ

Devam edelim…  24. madde, “Düşünce, inanç, ifade ve girişim özgürlüğü insan onurunun ve kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır ve anayasal koruma altındadır.” şeklinde. 67. maddede ise “Girişim özgürlüğünü teminat altına alan açık ve şeffaf hukuk kurallarının olmadığı ülkelerin uzun dönemli yatırımlar çekebilmesi de, sürdürülebilir bir kalkınma gerçekleştirmesi de mümkün değildir.” vurgusu var. AKP, bu maddelere ‘evet’ demesi halinde bir daha sırf belli bir grubu cezalandırabilmek için keyfi bir şekilde dershanelerini kapatamayacağını biliyor mu? Anayasayı ve kanunları çiğneyerek bir bankayı batırmaya da çalışamayacak örneğin. Muhalif gazetelere, holdinglere, iş yerlerine muhasebeci gönderemeyecek; ağzını açan her işadamını ‘hain’ ilan edemeyecek. Hala bu sözleşmenin arkasında mı? Hemen dikkatinizi çekmiştir, yukarıdaki 67. maddede, “Açık ve şeffaf hukuk kurallarının olmadığı ülkelerin uzun dönemli yatırımlar çekebilmesi de, sürdürülebilir bir kalkınma gerçekleştirmesi de mümkün değildir.” deniyor. Daha önce bunu söyleyen dönemin TÜSİAD Başkanı Muharrem Yılmaz, şimdiki Cumhurbaşkanı tarafından ‘vatan hainliği’ ile suçlanmıştı. Artık AKP, Yılmaz gibileri hemen ‘hain’ ilan edemeyecek; kabul mu?

BİR DAHA AYM BAŞKANI’NA “CÜPPENİ ÇIKAR, SİYASETE GİR” DENEMEZ

Sözleşmede yine “Devlet mekanizmaları toplum üzerinde egemenlik kurma araçları değildir.” tespiti var. Bu madde de “Bunu niye bana söylüyorsun, kendine söyle” dedirten cinsten. Devletin bütün denge ve denetim organlarının partileştirildiği, devletteki ‘özerk’ bütün alanların AKP’lileştirildiği ve sonra da bütün silahları ile muhaliflerin üzerine hücuma geçildiği bir ortamda Başbakan Ahmet Davutoğlu, bunu kime söylüyor acaba?
45. maddede, “Bu çerçevede çoğulcu ve katılımcı demokrasinin zeminini oluşturan sivil toplumun güçlenmesine imkân sağlayacak ve sivil toplum kuruluşlarının demokratik yönetime daha aktif katkı sağlamasının önündeki engelleri
kaldıracağız.” vaadi var. İyi de ‘demokratik yönetime daha aktif katkı sağlamak isteyen’ bütün sivil toplum kuruluşlarını ‘darbeci’, ‘hain’, ‘dış güçlerin maşası’ ilan eden kim? Eğer bu madde de hayata geçecekse bir daha iktidara öneri getiren herkese, “Partini kur” diyemeyeceğinizin farkında mısınız? Sözgelimi, demokraksi ve hukuk vurgusu yapan Anayasa Mahkemesi Başkanı’na bir daha “Cüppeni çıkar da gel” diye seslenemeyeceksiniz.
Örnekleri uzatmak mümkün. Her bir madde ile ilgiil onlarca, yüzlerce misal verebiliriz. Kısa kesmek gerekirse; biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak neden bu Sözleşme’ye hayır diyelim ki. Gelişmiş bir demokraside, bir hukuk devletinde, bir medeni ülkede yaşamak isteyen herkes zaten bunu istiyor ve yıllardır AKP’ye bunun çağrısını yapıyor. Burada asıl önemli olan AKP, kendi sözleşmesine evet diyecek mi demeyecek mi? Daha da önemli olan ise; ‘evet’ diyeceği bu sözleşmeye gerçekten sadık kalacak mı kalmayacak mı? Ona niye güvenilim ki? Daha 5 yıl önce ‘yüzyılın demokratikleşme hamlesi’ olarak sunduğu Anayasa değişikliği referandumundaki “AYM’ye bireysel başvuru” hakkını geri kaldırmayı, 2015 Seçim Beyannamesi’ne sokmuşken üstelik! 16 Nisan 2015

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

Erdoğan’ın karşı çıktığı şeffaflık paketi, AKP beyannamesine girdi

Başbakan Ahmet Davutoğlu, daha önce Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın tepkisi nedeniyle rafa kaldırdığı Şeffaflık Paketi’ni yeniden gündeme getirdi. Paket, AKP’nin 2015 Seçim Beyannamesi’ne girdi. “Kamuoyuyla paylaştığımız şeffaflık paketini süratle hayata geçireceğiz. ” denildi. Davutoğlu, ilk olarak 14 Ocak’ta ‘Kamuda Şeffaflık Paketi’ni açıklamıştı. Bununla, siyasi partilerin il başkanlarının bile TBMM’ye mal bildiriminde bulunması zorunluluğu getiriliyordu. Fakat çok geçmeden bu paket Saray’ın hışmına uğramış ve Erdoğan’ın, “O zaman il ve ilçe başkanı yapacak kimse bulamayız.” dediği gazetelere yansımıştı. Cumhurbaşkanı, çıkan bu haberleri teyid eden beyanlarda da bulunmuştu. Şimdi paketin seçim beyannamesine girmesine Saray’ın nasıl bir tepki vereceği merak konusu. Davutoğlu’nun, ‘yukarıdan’ gelecek muhtemel bir müdahale halinde paketi bir kez daha rafa kaldırıp kaldırmayacağı da soru işareti. Milletvekili aday listelerinde Erdoğan’ın gücünü önemli oranda dengelediği belirtilen Davutoğlu’nun, Şeffaflık Paketi ile ‘liderlik’ yolunda yeni bir hamle yapmış olduğu değerlendiriliyor.
Seçim beyannamesinde Şeffaflık Paketi ile ilgili olarak şu vaatlerde bulunuluyor: ”
Siyasi partilerin seçimden önce kaynaklarını ilan etme
zorunluluğunu getireceğiz.
Siyasi partilerin ve seçim kampanyalarının finansmanının şeffaflaştırılmasına yönelik Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Siyasi Partiler Kanununda değişiklikler yapacağız.
Milletvekili ve belediye başkan adaylarına yapılacak nakdi yardımların, kendi adlarına açılmış seçim hesaplarına
yatırılmasını ve şeffaflığı sağlayacağız.
Adaylara ve siyasi partilere yapılacak ayni ve nakdi yardımlara bazı sınırlamalar getireceğiz.
Siyasi partilere yapılan bağış miktarının, elektronik ortamda ilan edilmesini ve seçim hesaplarıyla yapılan  harcamaların denetiminin yapılmasını ve sonuçlarının elektronik ortamda ilan edilmesini sağlayacağız
Seçim sonuçlarının ilan edilmesinden sonra, siyasi partilerin seçim bilançolarının elektronik ortamda ilan
edilmesini sağlayacağız. Partilerin bu konuda aldığı yardımın nerede kullandığının açık ve berrak olmasını sağlayacağız.
Mal bildirimlerinin şeffaf olmasını sağlayacağız. Mal bildirimlerinin elektronik ortamda verilmesini ve kıyaslanmasını
sağlayacak bilişim alt yapıları kuracağız. Bunlar, elektronik ortamda bildirilecek ve isteyen herkes, kimin hangi gelirle neyi elde ettiğini görebilecek.
Mal bildiriminin yenilenme süresini de 5 yıldan 2 yıla indireceğiz, ara bildirimleri kaldıracağız.
Yüksek Mahkeme Başkan ve üyeleri ile daire başkanlarının, TBMM Başkanlığına mal bildiriminde
bulunmasını sağlayacağız.
Görevinden ayrılan kamu görevlilerinin ve üst düzey bürokratların 2 yıla kadar eski çalıştığı yerle iş yapamamasını ve görevden ayrıldıktan sonra görevleriyle ilgili şirketlerde vazife alamamasını etkili hale getireceğiz.
İmar planlarında oluşan değer artışlarından doğacak rantın, belediyelere ve bakanlıklara kentsel dönüşümde
kullanmaları için aktarılmasını sağlayacağız. İmar uygulamalarını tepeden tırnağa yenileyeceğiz.
Taşınmazlarının plan değişikliğinden sonraki ilk satışından veya yapı ruhsatı aşamasından önce değer artış payı
ödenmesini sağlayacağız.  17 Nisan 2015

Haberin Zaman’da yayımlanan hali: http://www.zaman.com.tr/politika_erdoganin-karsi-ciktigi-seffaflik-paketi-beyannameye-girdi_2289408.html


http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

AKP beyannamesinde Erdoğan’ın hayal ettiği gibi bir Başkanlık yok

Başkanlık sistemi, AKP’nin ’2015 Seçim Beyannamesi’ne girdi. Genel Başkan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun dün açıkladığı beyannamenin 3 sayfası başkanlığa ayrılmış. 100 maddeden oluşan ‘Yeni Türkiye Sözleşmesi-2023′ belgesinde de başkanlık sisteminin esaslarından bahsediliyor. Burada en dikkat çeken husus, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın hayal ettiği gibi bir başkanlık öngörülmemesi. Erdoğan’ın “Türk tipi başkanlık” olarak zikrettiği model, bağımsız yargının adeta ayak bağı olarak göründüğü, kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetler birliğini tasavvur eden, Başkan’ın istediği zaman Meclis’i feshedebildiği, kararnamelerle ülkeyi yönettiği, denetime kapalı bir modeldi. Ancak Davutoğlu’nun yazdığı beyannamede başkanlık sistemi, evrensel değerlerle birlikte ele alınıyor. Kuvvetler ayrılığının altı çizilirken ‘denetim’ ve ‘denge’ mekanizmaları da önemle vurgulanıyor. Erdoğan’ın böyle bir başkanlık sistemine ‘evet’ deyip demeyeceği soru işareti.
Beyannamede başkanlık sistemi ile ilgili genel bir çerçeve çizmekle yetinilmiş. Hiçbir somut ayrıntı yok. Yeni Türkiye Sözleşmesi-2023 belgesinde ise biraz daha net ifadeler var. 54. maddede neden başkanlık sistemine ihtiyaç duyulduğuna cevap veriliyor. Madde, “Güçlü yetkilerle donatılmış olmakla birlikte hukuken sorumluluk taşımayan  Cumhurbaşkanlığı makamı ile yetkileri sınırlandırılmış olmakla birlikte bütün hukuki ve siyasi sorumluluğu üstlenen
Başbakanlık makamı arasında, son olarak 2001 ekonomik krizine de yol açan, yetki çatışmalarından kaynaklanan krizler yaşanmıştır. ” deniyor. Dolayısıyla “Yetki kargaşası ile malul hale gelmiş olan idari yapının ve yürütme erkinin
yeniden düzenlenmesine ihtiyaç bulunduğu” belirtiliyor. 58. maddede nasıl bir başkanlık öngörüldüğü şöyle açıklanıyor: “Başkanlık sistemini, zikrettiğimiz özgürlükçü Anayasal çerçevede, yasama ve yürütmenin müstakil olarak etkin olduğu, demokratik denge ve kontrol mekanizmalarının öngörüldüğü, toplumsal farklılıkların siyasal temsilinin sağlandığı bir yönetim modeli olarak tasavvur ediyoruz. ”
Bunun dışında, “Her ne surette olursa olsun yürütme erki de yasama ve yargı erki gibi anayasal denetime açık olacaktır.” maddesi de önemli. “Güçler ayrılığı ilkesine dayanan anayasal düzenimizde demokratik
hukuk devleti ve milli irade perspektifiyle denetlenmeyen hiçbir güç olmayacaktır. ” şeklindeki 46. madde ve “Millet tarafından doğrudan seçimle işbaşına gelen TBMM, yasama görevini yaparken hiçbir şekilde ve hiçbir güç tarafından baskı altına alınamaz. ” şeklindeki 47. madde de adeta Erdoğan’ın istediği Başkanlık modeline bir cevap niteliğinde.
Yine 50. maddedeki, “Demokratik hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde yargı bağımsızlığı esastır.” vurgusu da bu kapsamda değerlendirilebilir. Fakat tam tersi uygulamaların hakim olduğu Türkiye’de, kağıt üzerinde ideal duran bu maddelerin çok da bir anlamı yok. 16 Nisan 2015

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

(HABER ANALİZ) AKP’nin toplum sözleşmesi sanki Norveç’te yazılmış

AKP Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu, dün partisinin 7 Haziran seçim beyannamesini açıkladı. Beyanname, Ankara Arena Kapalı Spor Salonu’nda düzenlenen aday tanıtım toplantısı ile kamuoyuna ilan edildi. Bununla birlikte 100 maddeden oluşan ‘Yeni Türkiye Sözleşmesi-2023′ başlıklı bir metin daha deklare edildi.
Sözleşmede en dikkat çeken husus, kulağa hoş gelen ama uygulamalara bakıldığında gerçeklerle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir metin olması. Tamamen teorik, kağıt üzerinde albenisi olan ama AKP’nin son yıllardaki uygulamalarına bakıldığında adeta insan zekasıyla alay eden bir çalışma. Yaşananlarla kıyaslandığında her bir cümlesi kendi kendini yalanlayan bir beyanname. Eğer metnin neredeyse tamamı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a bir cevap niteliğinde hazırlanmamışsa, açıklanan bu Sözleşme sanki Türkiye için değil de Norveç için yazılmış gibi bir izlenim veriyor. Sanki demokrasi, özgürlükler, hukuk, insan hakları ve ekonomi alanlarında bu tepetaklak gidişat Türkiye’de yaşanmıyor da başka bir ülkede cereyan ediyormuş gibi hissediyorsunuz.
Konuşmasına, “Bugün sizlerin huzurunuzda sadece bir genel başkan olarak değil, aynen sıradan bir nefer gibi, beyaz kefenini giymiş Alparslan gibi çıkıyorum.” diye başlayan Davutoğlu, 100 maddeyi de tek tek sıraladı. Sözleşmenin bütününe bakıldığında merkeze ‘insan’ ve ‘insan onuru’nun yerleştirilmiş olduğu görülüyor. 11. madde,
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en temel ilkesi insan onurunun korunmasıdır. İnsan onuru ile taçlandırılan Türkiye
Cumhuriyeti Vatandaşlığı kimliği taşıyan hiç kimse hiç bir makam ve güç sahibi tarafından tahkir edilemez; inancı, rengi, cinsiyeti, dili, ırkı, siyasi düşüncesi, felsefi anlayışı ve hayat tarzı sebebiyle ayrımcılığa maruz bırakılamaz, herhangi bir şekilde nefret söylemine muhatap kılınamaz.” şeklinde. “Afedersin Ermeni” söylemi, “Yüzde 50′yi zor tutuyorum” tehdidi, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Aleviliğinin meydanlarda malzeme yapılması, Gezi eylemlerine katılanların her fırsatta tahkir edilmesi, Berkin Elvan’ın annesinin sık sık yuhalatılması, belli kesimler için ‘terörist’ algısı oluşturulması ve Hizmet Hareketi’nin 1 yıldır yaşadığı linç düşünüldüğünde, “Bu madde acaba Saray’a hitaben mi hazırlanmış?” diye sormadan edemiyor insan.
Aynı şekilde, “Vatandaşların ülkelerine duydukları aidiyet bilinci ve hiçbir vatandaşı veya vatandaş grubunu dışlamayan ve ötekileştirmeyen içselleştirici bir siyaset anlayışı, devletlerin bekasının en temel garantisidir. ” şeklindeki 13. madde de “2 yıldır, vatandaş gruplarını bu kadar dışlayan, ötekileştiren iktidar hangi iktidardı? AKP ana muhalefet partisi mi?” diye sorduruyor. Bu nedenle, hemen peşinden gelen “Ülkeleri aidiyet bilinci kurar ve ayakta
tutar” maddesi de ‘hak, hukuk ve adalete dayalı eşit vatandaşlık’tan söz eden 15. madde de havada kalıyor.

YİNE YENİ ANAYASA
AKP’nin 7 Haziran Seçim Beyannamesi’nin temelinde de tıpkı 2011 Beyannamesi gibi ‘yeni anayasa’ oluşturuyor. 4 yıl önceki gibi ‘katılımcı, çoğulcu, özgürlükçü, demokratik ve sivil bir anayasa’ vaad ediliyor. Fakat son yıllarda katılımcılıktan, çoğulculuktan, özgürlükçülükten ve demokrasiden bu kadar uzaklaşmış bir iktidarın nasıl olup da bu sözü yerine getireceğinin cevabı yok. Mesela, sırf belli bir hareketin ‘kökünü kazıyabilmek için’ dershanelerin kapısına kilit vurulduğu, bir bankanın batırılmaya çalışıldığı, batırılamayınca da hukuksuz bir şekilde çöreklenildiği unutularak iki kez ‘girişim ve teşebbüs hürriyeti’nden bahsedilmiş. Yeni anayasa ile ilgili bölümde, “Düşünce, inanç, ifade ve
girişim özgürlüğü insan onurunun ve kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır ve anayasal koruma altındadır.” deniyor. 67. maddede ise “Girişim özgürlüğünü teminat altına alan açık ve şeffaf hukuk kurallarının olmadığı ülkelerin uzun dönemli yatırımlar çekebilmesi de, sürdürülebilir bir kalkınma gerçekleştirmesi de mümkün değildir.” vurgusu var.
“Devlet mekanizmaları toplum üzerinde egemenlik kurma araçları değildir.” şeklindeki 34. madde de komik kaçmış. 17 Aralık’tan bu yana devletin bütün imkanları ve mekanizmaları belli bir gruba ‘sosyal ve kültürel soykırım’ uygulama aracı haline gelmişken bu maddenin inandırıcılığı görünmüyor.
45. madde ise “Bu çerçevede çoğulcu ve katılımcı demokrasinin zeminini oluşturan sivil toplumun güçlenmesine imkân sağlayacak ve sivil toplum kuruluşlarının demokratik yönetime daha aktif katkı sağlamasının önündeki engelleri
kaldıracağız.” şeklinde. Son dönemde iktidara eleştiri getiren her STK’nın hain, darbeci ilan edildiği, öne getiren ya da itiraz eden her STK yöneticisine ‘cübbeni çıkar da siyasete gir’ diye ayar verildiği  bir siyasi anlayıştan nasıl böyle bir demokratik olgunluk bekleneceği de muamma.
73. maddedeki “Ar-Ge ve yüksek teknoloji yatırımlarına büyük destekler vererek teknoloji tüketen değil teknoloji üreten bir ülke olacağız.” vaadi de TÜBİTAK’ta yaşananları akıllara getiriyor. Düzmece rapora imza atmayan bilim adamının hapse tıkıldığı, yüzlerce uzmanın tasfiye edildiği, hayvanat bahçesi müdürünün yönetici yapıldığı, son 1 yıldır tek bir projenin bile geliştirilemediği bir TÜBİTAK varken bu madde de ne yazık ki hayalden öteye geçemiyor.

YOLSUZLUKLA MÜCADELE YOK, 3Y TEKRARI VAR
Seçim Beyannamesi’nde en çok merak edilen noktalardan biri de ‘yolsuzlukla mücadele’ başlığının olup olmayacağıydı. Tabi Sözleşme Norveç için hazırlanınca sanki Türkiye’de hiç yolsuzluk yokmuş gibi hissediyorsunuz.
Sadece 69. maddede “3Y olarak tanımladığımız yasaklar, yolsuzluklar ve yoksulluğa karşı mücadeleyi ahlaki dokumuzun korunmas açısından bir zorunluluk olarak görüyoruz. ” cümlesi ile yetiniliyor. 16 Nisan 2015

Haberin Zaman’da yayımlanan hali: http://www.zaman.com.tr/politika_akp-turk-kelimesini-anayasadan-cikariyor_2289206.html


http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı