(HABER ANALİZ) ‘Başkanlık gelmedi’, Türkiye karıştı

“Ne oldu da hükümet çözüm sürecini bitirdi?” sorusunun tam olarak cevabı yok. Eğer gerekçe PKK’nın eylemlere başlaması ise 7 Haziran’dan önce de benzer eylemleri yapıyordu. Fakat o zaman, “Aman çözüm süreci sekteye uğramasın” denilerek asker de polis de eli kolu bağlı tutuluyordu. Mesela, Diyarbakır-Bingöl karayolu terör örgütünce haftalarca trafiğe kapatıldı ama müdahale edilmedi. Hatta teröristler, jandarmayı püskürtme cüretinde bile bulundu ama hükümet görmezden geldi. Lice’de Türk bayrağı indirildi, çözüm sürecinden yine taviz verilmedi. Şimdi masanın devrilmesine gerekçe olarak gösterilen saldırılardan biri, Malazgirt İlçe Jandarma Komutanı Binbaşı Arslan Kulaksız’ın eşinin yanında şehit edilmesiydi. Fakat daha önce de Diyarbakır’da semt pazarında hamile eşiyle birlikte meyve alan  Hava Astsubay Üstçavuş Nejdet Aydoğdu, arkadan vurularak şehit edilmişti. Keza aynı günlerde Hakkari Yüksekova’da 3 Mehmetçik güpegündüz sokak ortasında enseden vurularak şehit edilmişti. Çözüm süreci bozulmasın diye AKP hükümeti yine ses çıkarmamıştı. Cizre’de günlerce provokatif eylemler oldu. Terör örgütü sempatizanları şehrin etrafına hendekler kazdı ama yine süreç bozulmadan yola devam edildi. 6-7 Ekim Kobani olaylarında 50′ye yakın vatandaş hayatını kaybetmesine rağmen süreç kaldığı yerden devam etti. PKK, ‘vergi’ adı altında esnaftan aldığı haraçları katlamasına ve çok sayıda şikayet gelmesine rağmen hükümet yine asayiş tedbirleri almadı. Bir çok ilde iş makineleri yakıldı, baraj ve havaalanı inşaatlarına saldırıldı, işadamları kaçırıldı yine hükümet görmezden geldi. Diyarbakır jandarması, sırf çözüm sürecinde günah keçisi ilan edilmemek için terör örgütünün kontrolündeki kenevir tarlalarına müdahale etmedi. İçişleri Bakanlığı’nın valiliklere gönderdiği bir yazı ile terör gruplarının geçişi sırasında provokatif saldırılar olsa bile ateş açılmaması emri verildi. Bütün bu süreç boyunca yandaş medya, eylemler karşısında ölü taklidi yapmayı tercih etti.
Dolayısıyla, “Bugün dünden farklı olarak ne yapıldı da AKP hükümeti, çözüm masasını devirmeyi tercih etti?” sorusu cevap bekliyor. Bu noktada Yalçın Akdoğan’ın itiraf gibi sözleri etrafında yeniden düşünmek faydalı olabilir. 28 Şubat 2015 tarihinde, Dolmabahçe Sarayı’nda Başbakan Yardımcısı Akdoğan, dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala ve AKP Grup Başkan Vekili Mahir Ünal, İmralı heyeti olarak bilinen Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan ve İdris Balüken’le ortak bir fotoğraf verdi. ‘Dolmabahçe Mutabakatı’ olarak anılan bu toplantı, yandaş medyada ‘Barış Baharı’ manşetleri ile verildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Mart 2015′te Gaziantep mitinginde “400 milletvekilini verin ve bu iş huzur içinde çözülsün” diye seslendi. HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, 17 Mart 2015 tarihli grup toplantısında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hitaben, “Seni başkan yaptırtmayacağız” dedi. Bir hafta sonra Erdoğan, “Dolmabahçe fotoğrafı yanlıştı” çıkışı yaptı. 11 Nisan’da Ağrı’daki ‘Bahar Şenliği’nde PKK’lılar askere ateş açtı. 4 asker yaralandı. Çıkan çatışmada 5 terörist ölü ele geçirildi. 18 Mayıs’ta HDP’nin Adana ve Mersin’deki il ve ilçe binalarında patlamalar oldu. Adana’daki patlamada 3 kişi yaralandı. Seçimden iki gün önce de HDP’nin Diyarbakır mitinginde patlatılan bomba sonucu 4 kişi hayatını kaybetti. Bu noktada en az AKP kadar PKK’nın pozisyonunu da sorgulamak gerekli. Bütün bu patlamalara rağmen seçime gidilirken ateşkesi bozmayan ve eylem kararı almayan PKK, neden erken seçime gidilirken tekrar silaha sarıldı 31 Temmuz 2015

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

(HABER ANALİZ) Sürecin seyri, Akdoğan’ın ‘başkanlık’ itirafıyla örtüşüyor

Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın “Erdoğan’ı başkan seçtirmeyeceğiz aslında bir tahrikti. Asıl gerilimi başlatan hamle buydu.” sözleriyle çözüm sürecinin ‘başkanlık hayaline feda edildiği’ itirafında bulunması, gündeme oturdu. Çözüm sürecinin en kilit isimlerinden Akdoğan, dün twitter hesabından sözlerinin çarpıtıldığını savunsa da sürecin seyri, aslında ilk sözlerini doğruluyor. Son 6 yılda yaşananlar, ortada bir çarpıtma ya da gaf olmadığını teyid ediyor. Gelişmeler, sürecin en önemli hedeflerinden birinin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı başkanlığa taşımak olduğunu gösteriyor. Zira, 2009 yılında gündeme getirilen Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi ile 2012′den sonra hazırlanan Çözüm Süreci arasında dağlar kadar fark vardı. İlk açılım projesi sırasında gerek dönemin başbakanı Erdoğan gerekse de başdanışmanı Yalçın Akdoğan, ısrarla “Terör örgütü PKK ve elebaşısını muhatap almayacağız. Bu bir ihanettir. Terör örgütünü meşrulaştırmayacağız.” vurgusu yapıyordu. Peki ne değişti de 2011 seçimlerinden sonra hazırlanan Çözüm Süreci’nde muhatap İmralı ve PKK haline geldi? Bu sorunun cevabını, eşzamanlı olarak Türkiye gündemine giren yeni Anayasa çalışmalarında aramak zorlama bir yorum olmaz. AKP açısından yeni Anayasa demek ‘başkanlık sistemi’ demekti. Böyle bir sistem değişikliği olmayacaksa yeni anayasa masasında bulunmanın da bir anlamı yoktu. Muhalefet, Erdoğan’ın bu hayaline ısrarla karşıydı. İmralı tutanakları ise Öcalan’ın “Tayyip Bey’in başkanlığına karşı çıkmayız” mesajını barındırıyordu.
Şimdi başa dönüp 2009 yılındaki projenin ayrıntılarını hatırlayalım. Adına önce ‘Kürt açılımı’, sonra ‘Demokratik Açılım’ denen ve en son ‘Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’nde karar kılınan sürecin en önemli özelliği, muhatabın PKK değil Kürt vatandaşlar olmasıydı. “Terörle mücadele, siyasetle müzakere” söylemi de bu dönemin sloganıydı. Yalçın Akdoğan, 26 Temmuz 2009 tarihli Star Gazetesi’nin Açık Görüş ekindeki yazısında, “Sürecin merkezine Öcalan’ı oturtmak, gidişatı doğru okuyamamak olur.” diyordu. Muhatabın da asla PKK veya İmralı olamayacağının altını çiziyordu. “Uzlaşı veya müzakarenin muhatabının, sorunu bu hale getirenler olmaması gerektiği de aşikardır. Sorunu yaşayanların sürecin içinde olması başkadır, sorunu bu hale getirenlerin çözümün aktörü haline getirilmeye çalışılması başkadır.” uyarısında bulunuyordu. Aynı yazıda DTP’nin (Kapatıldı, yerine BDP kuruldu) sürekli Öcalan’ın hazırladığı yol haritasına işaret ederek ‘İmralı’yı meşrulaştırmaya çalıştığını’ vurguluyor ve buna karşı çıkıyordu. “Neticeyi şahinler belirlemeyecek” başlıklı 6 Eylül 2009 tarihli yazısında, “PKK’nın muhatap alınması söylemi aslında PKK’nın meşru görülmesi talebidir. PKK’yı meşru bir örgüt, terörü meşru bir hak arama yöntemi, teröristi meşru bir aksiyon adamı haline getirmeye çalışmak netice alınamayacak bir uğraştır (…) Bu süreç, PKK’ya meşruiyet kazandıracak bir süreç değildir” vurgusu yapıyordu. 20 Eylül 2009 tarihli bir başka yazısında da “Operasyonlar dursun” ve “Öcalan muhatap alınsın” taleplerine itiraz çıkıyordu. Dönemin başbakanı Erdoğan’ın konuşmaları da hep bu minvaldeydi.
Kürt meselesinin kısa, orta ve uzun vadeli politikalarla çözüleceği hep vurgulanıyordu. Teröristlerin sınır dışına çekilmesi, silah bıraktırma, dağdan inme yine nihai hedefti. Öcalan’la çok önceden mutabakata varılmış ve belli noktalarda anlaşılmıştı. Mesele, Öcalan üzerinden Kandil’in ve HDP’nin (O zamanki adıyla DTP) ıslah edilmesi veya mümkünse dönüştürülmesiydi. Mesela Akdoğan’ın daha 2009 yılında, “Öcalan’ın ‘değişin, dönüşün’ çağrılarına rağmen DTP’liler ‘Apoculuk’ yaparak kongreyi militarize etmiştir” demesi bunun bir işaretiydi.
Açılım belli bir aşamaya gelince 2012 sonrası Çözüm Süreci’nde yöntemler de söylemler de değişti. Daha önce ‘ihanet’ saydıkları bütün kırmızı çizgiler aşıldı. Artık muhatap PKK ve İmralı haline geldi. Aynı dönemde TBMM çatısı altında da Yeni Anayasa çalışmaları başlamıştı. Ancak AKP’nin başkanlık sistemini gündeme getirmesi sürpriz olmuştu. Çünkü bu tasavvur AKP’nin ne parti programında ne de ‘yeni anayasa’ sözünün verildiği 2011 Seçim Beyannamesi’nde vardı. Sistem tartışmasının gündemimize girmesi ise hazırlıksız ve biraz da apansız oldu. Dönemin Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, 7 Mayıs 2012 tarihinde, Başbakan Erdoğan’ın Slovenya’da bulunduğu bir sırada, “Başkanlık sistemine geçmeliyiz” çıkışı yaptı. Bu sözler gündeme bomba gibi düşerken Ankara’yı bilenler, Bozdağ’ın çıkışının arkasında Erdoğan’ı görebiliyordu. Nitekim Erdoğan da aynı gün Slovenya’dan Bozdağ’a destek verdi. Böylece, önümüzdeki 3 yılın gündeminin bu olacağı net bir şekilde ortaya konmuş oldu. AKP’nin “Türkiye’ye özgü başkanlık” diye tarif ettiği bu sistemin aslında bir ‘padişahlık rejimi’ olduğu, Türkiye’yi Baas tipi bir yönetime mahkum edeceği ya da ülkeyi 3. sınıf bir Ortadoğu rejimine dönüştüreceği yönündeki eleştiriler, toplumda belli bir karşılık buldu. Nitekim Yeni anayasa çalışmalarını tıkayan da tam bu başkanlık ısrarı olacaktı.
İşte Çözüm Süreci de böyle bir ortamda, Öcalan’ı merkeze alan bir proje olarak gündeme getirildi. Öcalan bir ‘enstrüman’ olarak kullanılacaktı. Yeni süreç, terör örgütü elebaşısının, Kürt halkı ve PKK üzerindeki gücünden faydalanmayı esas alıyordu. O İmralı’dan Kandil’e çağrı yapacak, teröristler sınır dışına çekilecek ve silahlar gömülecekti. Arkasından Kürt vatandaşlara yapılacak bir nihai çağrıyla da Erdoğan başkan seçilecekti. Nitekim basına yansıyan İmralı tutanaklarında da Öcalan, “Tayyip Bey’in başkanlığını destekleriz” diyordu. Böylece hem terör sorunu ortadan kaldırılacak hem Öcalan istediği şartlara kavuşacak hem de Erdoğan başkan olacaktı.
Öncelikle Öcalan’ın örgüt üzerindeki gücünün test edilmesi gerekiyordu. Bu çerçevede MİT eliyle 2012 yılı sonunda cezaevlerinde açlık grevleri tertip edildi. Kimsenin sona erdiremediği grevi, Öcalan’ın bir çağrısı bitirdi. Böylece Öcalan tekrar kamuoyunun gözünde ‘karizmatik bir figür’ olarak yükseltildi. 1.5 ay sonra da MİT ile İmralı görüşmelerinin başladığı resmen duyuruldu. Takip eden 1.5 yıl boyunca PKK bir çok tahrik eylemine imza atmasına rağmen AKP hükümeti tek bir karşılık bile vermedi. Ta ki Selahattin Demirtaş, AKP’nin ‘başkanlık sistemi’ referandumuna çevirdiği 7 Haziran 2015 seçimleri öncesi, “Seni başkan yaptırmayacağız” diyene ve bu söylemle yüzde 13 oy alana kadar… ZAMAN, 31 Temmuz 2015

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/politika_oylar-dusunce-olaylar-basladi_2308120.html


http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

Erdoğan da ‘Yüzde On’ kitabına dava açtı

Zaman Gazetesi Başbakanlık Muhabiri Ahmet Dönmez’in kaleme aldığı ‘Yüzde On – Adil Düzenden Havuz Düzenine’ isimli kitap, Saray’ın hışmını çekmeye devam ediyor. Daha önce Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Binali Yıldırım’ın toplatmak için yargıya başvurduğu kitap için bu kez bizzat Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kendisi devreye girdi. Erdoğan, Dönmez hakkında ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ iddiasıyla savcılığa suç duyurusunda bulundu. Erdoğan’ın şikayeti üzerine İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu’nun hazırladığı fezleke, Adalet Bakanlığı’na ulaştırıldı. Bakanlığın izin vermesi halinde dava açılacak. Fezlekede, “‘Hırsız, yolsuzluk yapan, haram yiyen, dini kullanan, haksız yollardan zengin olan, kamu ihalelerine fesat karıştıran, devletin istihbarat teşkilatını kendi adına kullanan, yargıya müdahale eden, devlet kadrolarını yolsuzluk yapma maksadıyla şekillendiren’ gibi ithamlarla Cumhurbaşkanına Hakaret Suçu’nun işlendiğinden bahisle suç duyurusunda bulunulmuştur.” deniyor.
Avrupa Birliği’nin desteğiyle hazırlanan ‘AB’ye Giriş Sürecinde Türkiye’de Yayınlama Özgürlüğü Raporu’nun daha mürekkebi kurumadan bir ‘kitap davası’ daha açıldı. ‘Yüzde On’, Hukukçu Tora Pekin tarafından kaleme alınan raporda ismi geçen kitaplardan biriydi. Raporda, son dönemde zirve yapan yayın yasağı, tutuklu gazeteciler, yayıncılara açılan davalar ve mahkemeler eliyle basına yapılan müdahaleler ele alınıyordu. Bu çerçevede, hakkında dava açılan ve toplatılması istenen kitaplar da sıralanıyordu.
Binali Yıldırım, daha önce Ahmet Dönmez hakkında 20 bin TL tazminat davası ve ceza davası açmıştı. Ayrıca kitabın toplatılması, yeni baskı yapmasının engellenmesi ve yazarın muhtemel adreslerine baskın yapılarak elindeki bütün dijital materyale el konulması için yargıya başvurmuştu. Şu anda Dönmez hakkında Binali Yıldırım’ın açtığı bir dava ve yürüyen 5 ayrı soruşturma var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, avukatı Ali Özkaya aracılığıyla sunduğu şikayet dilekçesi de işte bu devam eden dosyalardan birine dahil edildi. Fakat daha sonra Cumhuriyet Savcısı Levent Kandemir, bu başvuruyu tefrik ederek ayrı bir soruşturmaya dönüştürdü. Ancak Gazeteci Ahmet Dönmez’in ayrıca savunmasını alma ihtiyacı hissetmedi. Daha önce Binali Yıldırım’ın yaptığı suç duyurusu üzerine başlatılan bir soruşturmada alınan ifadesi, sanki Cumhurbaşkanına Hakaret soruşturmasında verilmiş gibi aynen bu dosyaya eklendi. Daha sonra fezleke hazırlayan Savcı Kandemir, iddianame hazırlayabilmek için Adalet Bakanlığı’na müracaat etti.
Fezlekede, kitapta başta Cumhurbaşkanı olmak üzere pek çok bakan, siyasetçi, bürokrat ve Bakanlar Kurulu’nun karalandığı öne sürülüyor. Ayrıca, “Organize bir şekilde yolsuzluk yapılıyor ve bu organizasyondan Cumhurbaşkanı ve bakanlar payını alıyor, bu organizasyonun başında yer alan, kurucusu ve savunucusu olan kişi Recep Tayyip Erdoğan’dır algısı yaratılmak isteniyor.” şikayetinde bulunuluyor.
Yazarın avukatı Adnan Şeker, “Ahmet Dönmez’ in kitabının içeriğinin Cumhurbaşkanı ve bakanları çok rahatsız ettiği açıktır. Ancak gerek Cumhurbaşkanı gerekse bakanlar ve siyasilerin sadece kendilerini öven, takdir eden yayınlara karşı hoşgörü göstermesi özgür basının olduğuna işaret etmez. Bununla birlikte siyasileri eleştiren, yaptıkları işleri sorgulayan ve siyasilerin hoşlarına gitmeyen yayınlara da katlanmak zorunda oldukları hatta normal bir vatandaştan çok daha ağır ve tahrik edici yayınlara karşı tahammül göstermeleri gerekir.” yorumunu yaptı. Gazeteci hakkındaki soruşturmalarda bir dizi hukuksuzluk yaşandığını belirten Avukat Şeker, şunları dile getirdi: “En basitinden; şikayete konu kitap soruşturma dosyasına hiç girmediği halde kitaba dayanılarak dava açılmış. Yani ana delil dosyada yok ama iddianame var. Ayrıca bir şikayet dilekçesi tefrik edilerek 5 ayrı dosyaya bölünmüş. Tefrik edilen dosyalarda ayrıca ifade alınmaya ihtiyaç duyulmamış. Gelinen noktada malesef Türkiye basın mensuplarının özgür olduğu bir ülke olmayıp, ‘akşam evlerine gidebilmeyi’ şükür vesilesi yaptıkları bir ülke haline gelmiştir.” ZAMAN, 31 Temmuz 2015

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/gundem_erdogan-da-yuzde-10-kitabina-dava-acti_2308141.html


http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

(HABER ANALİZ) 7 ay arayla aynı PTS yalanı

Şanlıurfa Emniyet Müdürü Eyüp Pınarbaşı, bir hafta içerisinde yaşanan iki önemli terörist eylemin hesabını vermek ayerine  ‘paralel’ safsatasına sarıldı. Kendi sorumluluğunu örtmek için “İlimizin Plaka Tanıma Sistemi (PTS), abilerinden aldıkları talimatla kapatılarak asayiş ve terör olayları tırmandırılmaya çalışılmıştır.” iddiasında bulundu. Oysa ki bu algı operasyonu, daha önce de Kobani olaylarının arkasından denenmiş ve yalanlanmıştı.
İlk olarak Star ve Yeni Şafak gazeteleri, 11 Ocak 2015 tarihli sayılarında bu iddiaya yer verdiler. Star, “Kobani’de kameraları emniyet imamı karartmış” başlıklı haberinde, “Şanlıurfa Emniyeti’nin Paralel Yapı’ya yönelik düzenlediği operasyonda, karanlık yapıya mensup 2′si emniyet müdürü 6 polisin, Kobani eylemleri sırasında MOBESE ve Plaka Tespit Sistemi’ni kararttığı ortaya çıktı.” diyordu. Yeni Şafak ise “Hain bir öğretmen” sürmanşeti ile çıkmıştı. Haberde, “Kobani olayları yaşanırken Şanlıurfa Emniyeti’nin Plaka Tanıma Sistemi’ni devre dışı bırakan paralel polislerin, talimatı kod adı ‘Mustafa’ olan öğretmen Fatih K.’den aldıkları tespit edildi.” ifadeleri yer alıyordu. Bir diğer yandaş yayın organı Sabah ise 1 hafta sonra topa girecekti. Sabah’ın, ‘Karartmalı ihanet’ başlıklı manşet haberinde, “Kobani çatışmaları sırasında Paralel polisler Ş. Urfa’daki MOBESE’leri karartıp teröristlerin izlenmesine engel oldu.” deniyordu.
Bu çerçevede, Şanlıurfa, polise yönelik en fazla ‘paralel yapı’ operasyonlarının yapıldığı illerden birisi oldu. Hatta, gözaltına alınıp serbest bırakılan meslektaşlarına ‘geçmiş olsun’ ziyaretinde bulunan polisler bile açığa alındı. Buna rağmen, gerek casusluk gerekse de MOBESE ve PTS’nin talimatla kapatıldığına dair tek bir delil ortaya konulamadı. Dün Bugün Gazetesi’nin ortaya çıkardığı bilgiler ise tam tersi yöndeydi. Şanlıurfa Emniyeti’nin hiç MOBESE sistemini kurmadığı, 600 bin TL ödeneğe rağmen ihalenin bir türlü sonuçlanamadığı ve buna bağlı olarak da PTS’nin işlevsel hale gelemediği belirtiliyordu.

İlk haberlerin üzerinden 7 ay geçti. Önce Suruç’ta 32 gencin hayatını kaybettiği, sonra da Ceylanpınar’da 2 polis memurunun infaz edildiği terörist eylemler sahnelendi. Fakat Emniyet Müdürü Pınarbaşı, 7 ay önce algı oluşturmak için hazırlanan ‘paralel yapı’ yalanını yeniden pişirdi. Aynı yandaş gazeteler dün de aynı iddiaları birinci sayfalarından tekrarladı.
Şimdi kamuoyu Pınarbaşı’nın şu sorulara cevap vermesini bekliyor: “Farzedelim ki Kobani olayları sırasında paralel polisler, MOBESE ve PTS’yi kapattı. 7 aydır niye açmadınız? Madem ki bu ‘ihaneti’ Ocak ayında farkettiniz, öyleyse Temmuz’a kadar ne yaptınız? Suruç ve Ceylanpınar’daki şehitlerin sebebi, sizin 7 aydır bu elektronik sistemleri açamamış olmanız mı? Bir emniyet müdürü olarak PTS’nin, eylemleri önlemede ana istihbarat kaynağı olmadığını iyi bilmeniz gerekir. Bir tek plakaları okuyamadığınız için mi bu saldırılar oldu? Yani siz Suruç’ta canlı bomba eylemi olacağının, Ceylanpınar’da da iki polisin evinde şehit edileceğinin istihbaratını aldınız, gereken tedbirleri de düşündünüz ama bir tek şehrin caddelerindeki arabaların plakalarını okuyamadığınız için mi önleyemediniz? Suruç’taki canlı bomba olay yerine arabayla mı geldi ki plakasını okumaya ihtiyaç duydunuz? Olay yeri görüntülerine göre canlı bomba yaya olarak gelmişti, bir emniyet müdürü olarak sizin bundan haberiniz yoktu da siz kendisini arabayla geçecek diye mi bekliyordunuz? Yine farzedelim ki bu kadar cadı avına, tasfiyeye rağmen Urfa emniyetinde halen gözden kaçırdığınız ‘paralel’ polisler varmış ve o polisler 7 ay arayla bir kez daha MOBESE ve PTS sistemlerini kapattı, o halde siz ne yapıyordunuz bütün bunlar olurken? Bari şimdi PTS sistemini açabildiniz mi? Allah korusun
bir kez daha Şanlıurfa’da benzer bir terörist saldırı olursa bir kez daha ‘Paraleller PTS’mizi kapatmış’ demeyi düşünüyor musunuz?” AHMET DÖNME24 Temmuz 2015

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

(HABER ANALİZ) Saray’ın üç aşamalı erken seçim planı

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun 9 Haziran akşamı Saray’da yaptıkları görüşmenin perde arkası netleşmeye başlıyor. AKP kaynaklarından alınan bilgilere göre o akşam ‘erken seçim’ kararı alındı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçim yenilgisinin ardından bir yol haritası hazırladı ve oyunu da buna göre kurmaya başladı. Bu yol haritasına göre öncelikle tansiyon düşürülecek. Türkiye’nin istikrar ortamını önceleyen, uzlaşmacı ve ılımlı bir dil kullanılacak. Seçimlerden gerekli dersin alındığı ve özeleştiri yapıldığı izlenimi verilecek. İkinci aşamada; Türkiye’nin hükümetsiz kalmaması için bütün yolların denendiği, her partiyle koalisyon için azami gayret sarf edildiği algısı oluşturulacak. Fakat koalisyona yanaşılmayacak. Planın üçüncü ayağı ise; 7 Haziran’da HDP’ye kayan muhafazakar Kürt oylarını geri getirmek. Son dönemde Hizbullah’a yakın isimlere yönelik saldırılar ve patlatılan bombalar, bu hedefi kolaylaştıran unsurlar.

AKP’den üst düzey bir isim, “Sayın Erdoğan’ı tanıyanlar, onun asla bir vesayet altında yaşayamayacağını iyi bilir. 7 Haziran’da çıkan sonuç; Cumhurbaşkanı ve AK Parti için vesayet demektir. Yani, ipler muhalefetin elindeyken, Meclis çoğunluğu bizde değilken vesayet altındasınızdır. Erdoğan, bir başkasının gölgesi altında kesinlikle yaşayamaz. Bunu derhal telafi etmek isteyecektir.” değerlendirmesini yapıyor. Ulaşılan bilgiler de bunu teyit eder mahiyette. Çizilen karizmayı ve kaybedilen gücü en iyi telafi etme yolu; erken seçim. Aradaki fark 20 milletvekili. Bütün plan bunun üzerine. AKP’nin birkaç puanlık yükselişi ile bunu telafi etmek mümkün. Bir başka partiyle koalisyon yapmak veya iktidarı tamamen kaybetmektense bu yol sonuna kadar denenecek. Saray’da belirlenen yol haritası, şu aşamalardan oluşuyor:

Gerginlik dili terk edilecek, uzlaşmacı bir dil kullanılacak

Seçmene, “Bize bir tokat attınız. Tamam, biz gereken muhasebeyi yaptık. Artık önümüze bakalım. Türkiye’yi istikrarsızlığa, kaosa sürüklemeyelim” mesajı verilecek. Bunun için de gerginlik politikaları bir yana bırakılacak. Kucaklayıcı bir dil kullanılacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, CHP Milletvekili Deniz Baykal’ı daveti ve bu görüşmeyi Dışişleri Konutu’nda yapmayı kabul etmesi de bu algı çerçevesindeki adımlardı.

Koalisyon olmayacak, faturası muhalefete kesilecek

Hiçbir partiyle koalisyona girilmeyecek. Ancak bunun faturası muhalefete kesilecek. “Biz her yolu denedik. Fakat gördüğünüz gibi muhalefet partilerinin Türkiye diye, istikrar diye, yatırımlar diye bir derdi yok. Onların tek derdi bir şekilde AK Parti’yi iktidardan indirmekti.” denilecek. MHP’nin tavrı bu anlamda AKP’nin işini kolaylıştıran bir faktör. Çünkü MHP, AKP ile koalisyona kapıyı kapattığı gibi muhalefetin içinde yer alacağı diğer senaryoları da geçersiz kılan bir söylem içerisinde.

HDP’ye kayan Kürt oyları, kaos planıyla geri alınacak

Yapılan değerlendirmelere göre AKP asıl oy kaybını geçen yıl 30 Mart’ta yaşadı. Oylar yüzde 49′dan 43,5′e geriledi. Bunda 17-25 Aralık’ın etkisi çok büyüktü. 30 Mart’tan bu yana yaşanan düşüş ise yüzde 2,5 civarında. Bunda da HDP’ye kaptırılan Kürt oyları etkili oldu. Şimdi hedef, bu oyları geri almak. Bu süre zarfında muhafazakar Kürt seçmenin ikna edilmesi yönünde adımlar atılacak. Bir yandan ülkenin hükümetsiz kalmaması için koalisyon görüşmeleri yapılırken bir yandan da Doğu ve Güneydoğu’da kimler tarafından sahnelendiği belli olmayan provokatif cinayetlerin neticesini parti lehine çevirmek için çalışılacak.

Neticede seçmene, “Gördünüz. Biz her fedakârlığı yaptık. Fakat muhalefet kaosa oynadı. Gelin buna müsaade etmeyelim. Biz de gereken mesajı aldık. Dersimizi çıkardık. Türkiye’yi yönetimsiz bırakmamak için tekrar size müracaat etme kararı aldık. Türkiye’yi belirsizliğe sürüklemeyin.” diye seslenilecek. ZAMAN, 13 HAZİRAN 2015

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/politika_sarayin-3-asamali-erken-secim-plani_2299766.html


http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

Erdoğan’ın karşı çıktığı şeffaflık paketi, AKP’nin koalisyon dosyasında

AKP Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu, daha önce Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın tepkisi nedeniyle rafa kaldırdığı ‘Şeffaflık Paketi’ni, koalisyon pazarlıklarında bir uzlaşma unsuru haline getirdi. Özellikle CHP ile yapılan görüşmede, kendilerinin yolsuzlukla mücadele konusunda ne kadar duyarlı olduklarını gösterebilmek için bu pakete atıf yaptı. CHP’nin 14 maddelik koalisyon şartı içerisinde yer alan yolsuzlukla mücadele, bu sayede dengelenmeye çalışıldı. Davutoğlu, önceki akşam katıldığı NTV canlı yayınında, “Kılıçdaroğlu ile görüşürken şeffaflık ve imar yasası olarak da gündeme getirdiğimiz maddeler oldu” diyerek bu bilgiyi doğruladı. Davutoğlu, Zaman’ın yazdığı “Sizin 14 maddenizle bizim 10 maddemiz örtüşüyor. Uzlaşabiliriz” dediği yönündeki haberi de teyid etti: “14 maddelerini etüt ettiğimi söyledim. 8-9 tanesi analaşabileceğimiz hususlar, bir kaç tanesi ise zor hususlar. Bizim de atacağımız 10 adım var. Şeffaflık ve imar yasası olarak da gündeme getirdiğimiz maddeler oldu. Ben de bunları CHP’ye hatırlattım. Ortak maddelerimizi konuştuk.”
Ahmet Davutoğlu, ilk olarak 14 Ocak 2015 tarihinde ‘Kamuda Şeffaflık Paketi’ni açıklamıştı. Bununla, siyasi partilerin il başkanlarının bile TBMM’ye mal bildiriminde bulunması zorunluluğu getiriliyordu. Ayrıca imarla ilgili düzenlemeler vardı. İmar planlarında oluşan değer artışlarından doğacak olan rantın, belediyelere ve bakanlıklara kentsel dönüşümde kullanmaları için aktarılması öngörülüyordu. Fakat kısa süre içinde bu paket Saray’ın hışmına uğramıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “O zaman il ve ilçe başkanı yapacak kimse bulamayız.” dediği gazetelere yansımıştı. Erdoğan da bu haberleri teyid eden açıklamalarda bulunmuştu. Bunun üzerine geri adım atan Davutoğlu, paketi AKP’nin 7 Haziran seçim beyannamesine sokmuştu.
Seçim beyannamesinde Şeffaflık Paketi ile ilgili olarak şu vaatlerde bulunuluyordu:
“İmar planlarında oluşan değer artışlarından doğacak rantın, belediyelere ve bakanlıklara kentsel dönüşümde
kullanmaları için aktarılmasını sağlayacağız. İmar uygulamalarını tepeden tırnağa yenileyeceğiz.
Taşınmazlarının plan değişikliğinden sonraki ilk satışından veya yapı ruhsatı aşamasından önce değer artış payı
ödenmesini sağlayacağız.
Siyasi partilerin seçimden önce kaynaklarını ilan etme zorunluluğunu getireceğiz.
Siyasi partilerin ve seçim kampanyalarının finansmanının şeffaflaştırılmasına yönelik Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Siyasi Partiler Kanununda değişiklikler yapacağız.
Milletvekili ve belediye başkan adaylarına yapılacak nakdi yardımların, kendi adlarına açılmış seçim hesaplarına
yatırılmasını ve şeffaflığı sağlayacağız.
Adaylara ve siyasi partilere yapılacak ayni ve nakdi yardımlara bazı sınırlamalar getireceğiz.
Siyasi partilere yapılan bağış miktarının, elektronik ortamda ilan edilmesini ve seçim hesaplarıyla yapılan  harcamaların denetiminin yapılmasını ve sonuçlarının elektronik ortamda ilan edilmesini sağlayacağız
Seçim sonuçlarının ilan edilmesinden sonra, siyasi partilerin seçim bilançolarının elektronik ortamda ilan
edilmesini sağlayacağız. Partilerin bu konuda aldığı yardımın nerede kullandığının açık ve berrak olmasını sağlayacağız.
Mal bildirimlerinin şeffaf olmasını sağlayacağız. Mal bildirimlerinin elektronik ortamda verilmesini ve kıyaslanmasını
sağlayacak bilişim alt yapıları kuracağız. Bunlar, elektronik ortamda bildirilecek ve isteyen herkes, kimin hangi gelirle neyi elde ettiğini görebilecek.
Mal bildiriminin yenilenme süresini de 5 yıldan 2 yıla indireceğiz, ara bildirimleri kaldıracağız.
Yüksek Mahkeme Başkan ve üyeleri ile daire başkanlarının, TBMM Başkanlığına mal bildiriminde
bulunmasını sağlayacağız.
Görevinden ayrılan kamu görevlilerinin ve üst düzey bürokratların 2 yıla kadar eski çalıştığı yerle iş yapamamasını ve görevden ayrıldıktan sonra görevleriyle ilgili şirketlerde vazife alamamasını etkili hale getireceğiz.” ZAMAN, 17 Temmuz 2015

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/politika_seffaflik-paketi-koalisyon-dosyasinda-olacak_2305778.html


http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

AKP’li üyenin dönüşü, Etik Kurulu’nda ‘etik’ tartışması başlattı

Başbakanlık Kamu Görevlileri Etik Kurulu, kendi içinde bir ‘etik’ tartışması yaşıyor. Kurul üyesi Asım Aykan, 7 Haziran seçimleri için memleketi Trabzon’dan milletvekili aday adayı oldu. Bunun için de Etik Kurulu’ndan istifa etti. Fakat listeye giremeyince tekrar Kurul’daki görevine döndü. Bu durum, kurul içerisinde rahatsızlığa yol açtı. Sebebi, Etik Kurulu görevlilerinin tarafsız olmasının gerekmesi. Parti kimliği bu kadar alenileşen bir ismin kurulda görev yapmasının etik olup olmadığı tartışma konusu. Eski belediye başkanı kontenjanından kurula atanan Aykan’ın, AKP’li kimliği bilinmesine rağmen görevi devam ederken böyle bir karar almasının, kendisini objektiflikten uzaklaştırdığı ifade ediliyor. Daha önce 3 üye, milletvekili olamayınca tekrar göreve dönmemişti. Kurul Başkanı Prof. Dr. Sedat Murat ve tartışılan üye Asım Aykan, Zaman’ın konuya ilişkin sorularına cevap vermedi.
Kurul’un ilk üyelerinden eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Burhan Özfatura, 2007 seçimlerinde Demokrat Parti’den (DP) İzmir milletvekili adayı olmuştu. Ancak seçilemeyince Etik Kurulu’na geri dönmedi. Aynı şekilde eski üyelerden Talip Kaban da 2011 seçimlerinde AKP’den Erzincan milletvekili aday adayı olmuş ama listeye giremeyince tekrar Kurul’da görev almamıştı. Yine eski üyelerden Prof. Dr. Salih Aynural, 2011 seçimlerinde aday olamayınca Kurul’a dönmeyi ‘etik’ bulmamıştı. Burhan Özfatura, Zaman’a yaptığı açıklamada, “Bence Etik Kurulu üyeliği tarafsızlık gerektirir. Ben 2007′de bu sebeple yeniden görev dönmedim. Bence Asım kardeşimiz de ayrılmalı o işten. Takdir kendilerinin ama oranın politik bağlantılardan uzak olması gerekir.” dedi.
Asım Aykan, daha önce 2 dönem Trabzon belediye başkanlığı ve 2 dönem de Trabzon milletvekilliği yaptı. AKP’nin ilk 2 döneminde Meclis’teydi. 2011 seçimlerinde yeniden aday gösterilmedi ama Ekim 2011′de Etik Kurulu’na atandı. Kurulda, dekan, eski bakan, emekli Yargıtay, Danıştay ve sayıştay üyeleri, emekli vali, emekli müsteşar, emekli büyükelçi ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu temsilcileri görev yapıyor. Kurul üyeleri ayda 4 kez toplanıyor ve her toplantı için ‘huzur hakkı’ adı altında yaklaşık bin TL’lik bir ücret alıyor.
Etik Kurulu, kamu görevlileri ile ilgili şikayetleri inceleyip karara bağlıyor. Cumhurbaşkanı, milletvekilleri, bakanlar, Türk Silahlı Kuvvetleri ve yargı mensupları ile üniversiteler haricindeki memurlar, üst düzey bürokratlar ve belediyeler Kurul’un görev alanına giriyor. Kamu görevlilerinin, etik davranış ilkelerini ihlal ettiği yönündeki başvurular üzerine inceleme yapıyor. İncelemeyi yapan üyelerin tarafsız olması gerekiyor. Kurul’un cezai bir yaptırım gücü bulunmuyor.

ERDOĞAN’IN ELİNİ ÖPMEYE ÇALIŞAN DEKAN DA KURULDA

Etik Kurulu, son dönemde ‘etik olmayan’ durumlarla gündeme geliyor. Geçtiğimiz ocak ayında, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a fahri doktora unvanını takdim ederken elini öpmek isteyen Yıldırım Beyazıt Üniversitesi (YBÜ) Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fatih Uşan, Etik Kurulu üyesiydi. Uşan, milletvekilliği aday adaylığından sonra Kurul’a dönmeyi doğru bulmayan Salih Aynural’ın yerine atanmıştı. Kurul ayrıca, 2014 sonunda Cumhurbaşkanlığı’nı hediye yasağından muaf tutan genelgesiyle de gündeme gelmişti. ZAMAN, 9 Temmuz 2015

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/politika_etik-kurulunda-etik-tartismasi_2304405.html


http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı