(MANŞET) ‘Paralel’ mısırı yeşertmeyin!

Sincan 2 No’lu Cezaevi’nde tutuklu bulunan 3 polis, temmuz ayı başında havalandırmaya çıktıkları bir sabah yerde bir mısır tanesi gördü. Sık sık ‘ziyaretlerine’ gelen güvercin ve serçelerden birisinin gagasından düşmüş olacağını düşündüler. O 3 polis, Konya’daki algı operasyonunda tutuklanan eski Emniyet Müdürü Anadolu Atayün ve polis memurları Yücel Özaşık ile Kerim Doğan’dı. 25 Mayıs’ta tutuklanan polisler, kısa bir süre sonra da Konya’dan Sincan’a nakledilmişti. Mısır tanesini yerden alan Kerim Doğan, zeminle yan duvarın birleştiği bir yerde ufak bir çatlak gördü. Çatlakta toz birikintileri vardı. Elindeki taneyi oraya yerleştirdi. Birkaç gün sonra mısırın çatlakta yeşerdiğini gördüler. Bu onlara bir umut ve moral kaynağı olmuştu. Sabah, akşam fideye su veriyorlardı. Anadolu Atayün, 21 Temmuz’da yeğeni Elif’e yazdığı bir mektupta bu mısırdan sevinçle bahsetti. Ancak bu sevinç, mısır filizinin sonu olacaktı. Çünkü mektuplar, cezaevi yönetimi tarafından okunuyor ve ‘can sıkıcı’ bir durum varsa ‘gereği’ yapılıyordu. Nitekim mektubun gönderilmesinin ardından havalandırmaya gelen genç bir gardiyan, yeşeren filize gereğini yaptı. Mısırı kökünden sökerek götürdü.

Anadolu Atayün, 2008 yılında Konya’da KOM Şube Müdürü iken yaptığı ‘Okyanus Operasyonu’ nedeniyle cezaevinde. Bu operasyonda ihaleye fesat karıştırmaktan 170 yıl hapse mahkûm olan bir işadamının açıklamaları üzerine ‘paralel yapı’ iddiaları çerçevesinde tutuklanmıştı. Havalandırma, bir kuyuyu andırsa da bütün mahkumlar gibi onun için de ‘gökyüzü’ ile, ‘özgürlük’le, ‘dünya’ ile temas kurulabilen yegane boşluktu. Bu boşlukta yeşerttikleri filiz ise onlar için adeta bir arkadaş olmuştu. Anadolu Atayün, Silivri Cezaevi’nde kendisi gibi tutuklu bulunan eski emniyet müdürü kardeşi Yurt Atayün’ün kızı Elif’e yazdığı mektupta, “Dışarıdaki hayatı da umudu da gösteren bir olayımız var.” cümlesiyle mısır fidesinden özel olarak bahsetmişti. Mektupta, “Yaklaşık 3 hafta oldu mısır tanesini çatlağa koyalı. Bugün mısırımız 40 santimlik falan oldu.” diye söz etti.

‘ELLERİN KOPSUN’

Fakat o filiz, sadece 10 santim kadar daha uzayabildi. Yanlış zamanda yanlış bir yerde bitmişti. ‘Mevzuata aykırı’ papağanların, ‘paralel’ diye sürgün edildiği bir zamanda filizlenmişti. Varlığının hem polis farkındaydı hem de gardiyan. Bundan sonra yaşananları da Atayün’ün avukatına yazdığı bir başka mektuptan öğreniyoruz: “ Havalandırmamız 16 çarpı 27 ayak boyutlarda. Dört tarafı yaklaşık 8′er metre yüksekliğinde beton duvarlarla kaplı. En üst dört taraf da jiletli tellerle çevrili. Zemini de komple beton. Toprak namına hiçbir şey yok. Bir sabah, ki yaklaşık iki ay kadar önce havalandırmaya çıktığımızda beton zeminde bir tek tane mısır tanesi bulduk. Nereden geldiği ile ilgili tek bir izah var. O da sıklıkla misafirimiz olan kuşlar. Bunlar da çoğunlukla güvercinler ve serçeler. Bu kuşlardan birisi muhtemelen gagasından düşürüyor. Biz Konya davasından tutuklu 3 polis aynı odada kalıyoruz. Polis memuru Kerim Doğan bu mısır tanesini buldu ve duvarla zeminin birleştiği yerde oluşan çatlağa koydu. Orada sıvalardan az bir şey birikmiş toz yığını gibi bir yer vardı. Normalde elbette yeşermez. Fakat Allah’ın işi, duvar çatlağına konan o mısır tanesi orada tuttu, filizlendi. Sabah akşam, betonda yetişen bu mısır tanesini sulamaya başladık. Zaman içinde yaklaşık 40 santime kadar uzadı. Hatta üçümüz bu bitkimizle hatıra fotoğrafı bile çektirdik. Derken bitkimiz yaklaşık yarım metre boya geldiğinde bir sabah havalandırmayı açıp sayıma gelen gardiyanların en genci olan 20′li yaşlardaki birisi bitkiyi gördü ve gitti hışımla kökleyip söktü. Arkadan gülmeye başladı ve elinde sallayarak diğerlerine gösterdi. Sonra da gülerek sallaya sallaya mısırı yanında götürdü. O an ağzımızdan bir anda ‘Ellerin kopsun’ cümlesi döküldü.”

‘Yuvasından’ sökülüp alınan mısır fidesinin yerinde şimdi bir başka bitki yeşeriyor. 3 polis, “Ellerin kopsun” dedikleri gardiyana inat, yedikleri karpuzun bir çekirdeğini aynı ‘çatlağa’ ekmişler. Atayün, geçtiğimiz günlerde avukatına verdiği el yazısı notta, bunu şöyle anlattı: “Şimdi son durum şu; onların yeşil düşmanlığına inat, biz aynı çatlağa yediğimiz karpuzun çekirdeğinden bir tane ektik ve o çekirdek de tuttu. Şu an dördüncü yaprağını çıkarıyor…”

Şu anda karpuzun kaç yaprağı var bilinmiyor ama bu haberden sonra artık daha da büyüyemeyeceği kesin gibi…

AKILLARA ‘UÇURTMAYI VURMASINLAR’ FİLMİ GELDİ

Olay, ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ filminde cezaevi müdürünün, mahkûmların umudunu yeşerten gökkuşağı rengindeki uçurtmaya tahammül edemeyişini hatırlattı. ZAMAN, 30 AĞUSTOS 2015

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/gundem_sincan-cezaevinde-pes-dedirten-tahammulsuzluk-paralel-misiri-yesertmeyin_2313613.html

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

EMEP’ten tartışılacak iddia: MİT bizi dinledi, Saray’a servis etti

MHP Genel Başkan Yardımcısı Tuğrul Türkeş’in geçici hükümette görev almayı kabul etmesinin yankıları sürerken diğer isimlerle ilgili de ince bir çalışma yürütüldüğü anlaşıldı. AKP kaynaklarından alınan bilgilere göre Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yönlendirmesi ile isimler üzerinde detaylı ve hesaplı bir analiz yapıldı. Hem sembolik isimler hem de partilerin zayıf halkaları gözetildi. Antalya Milletvekili Deniz Baykal’ın 9 Haziran’da Saray’a davet edilmesinin CHP’de oluşturduğu karışıklığa benzer şekilde diğer 2 muhalefet partisinin de içine bomba bırakılmak istendi. Bu çerçevede Tuğrul Türkeş’le MHP, İstanbul Milletvekili Levent Tüzel’le de HDP alt üst edildi. HDP ile ortak hükümet kurulduğu algısı oluşmaması için hem MHP hem de HDP’ye yönelik taktik hamleler yapıldı. İddialara göre amaç, zaten Tüzel’in teklifi reddetmesiydi. Nitekim beklendiği gibi oldu. Levent Tüzel’in partisi EMEP ve milletvekili seçildiği HDP kanadında ise “MİT, ortam dinlemesi yapıp Saray’a servis etti. Levent Tüzel’in teklifi kabul etmeyeceği biliniyordu, özellikle listeye onun adı yazıldı” iddiası konuşuluyor.
Alınan bilgilere göre EMEP yönetimi, daha Tüzel’e teklif gelmeden önce bir toplantı yapmıştı. Burada, talep gelirse bakanlık önerisinin kabul edilmemesi kararı alınmıştı. Bunun ardından Başbakan Ahmet Davutoğlu imzası ile Tüzel’e bakanlık davetinin gönderilmesi, hem EMEP hem de HDP’yi karıştırdı. Çünkü iddiaya göre Davutoğlu’nun amacı zaten red cevabı almaktı. HDP’den kabineye girecek isim sayısını azaltmaktı. EMEP yönetimi, “MİT, ortam dinlemesi yaptı, kararımızı Saray’a iletti. Bunun üzerine Tüzel’e teklif götürüldü.” iddiasını dillendiriyor. Geçici hükümette bulunma kararı alan HDP kanadı ise bu durumdan rahatsız oldu. EMEP’in kendilerinden habersiz olarak böyle bir karara varmış olması ve Saray’ın planlarının da bunun üzerine kurulması HDP’de tepkiye yol açtı. Böylece Saray, bir taşla iki kuş birden vurmuş oldu.
MHP’de ise Tuğrul Türkeş’le çok önceden anlaşıldığı bilgisi mevcut. Türkeş’in 1 milyon liranın üzerinde borcunun olduğu, buna rağmen geçen ay oğluna 400 bin liraya lüks bir cip aldığı konuşuluyor. Davutoğlu’nun MHP’de bakanlık önerdiği bir diğer isim, son dönemde Bahçeli’nin hışmına uğrayan Meral Akşener’di. Hedef, bakanlığı kabul etmese bile Akşener ile Bahçeli arasındaki gerilimi daha da büyütmek ve eski TBMM Başkan Vekilini biraz daha yalnızlaştırmaktı.

BBP, CHP VE MHP DE ‘MİT BİZİ KARIŞTIRIYOR’ DEMİŞTİ

MİT’in, Erdoğan’ın emrinde siyaseti dizayn etmeye çalıştığı iddiası daha önce diğer muhalefet partilerince de gündeme getirilmişti. MHP lideri Devlet Bahçeli, 2013 yılında, partisinin MİT tarafından takip edildiği imasıyla, “Biz MHP’yi böceklerle saran, partimizi siyah camlı arabalarla izleyen ve Başbakan’a (Erdoğan) Balgat haberleri diye nutuk verenleri tanıyoruz. Bizim muhatabımız Başbakan (Erdoğan) ve hükümetidir. Türkiye’yi istihbarat devleti gibi göstermeye kimsenin hakkı yoktur.” demişti. Bahçeli, Eylül 2014’te Ortadoğu’ya verdiği röportajda, “Erdoğan giderayak MHP’yi karıştırın diyerek MİT’e talimat vermiş. Bu çok ciddi ve üzerine gidilmesi gereken bir ihbardır. MHP’nin içini bulanıklaştırmaya, düzen ve ilkelerini kırmaya çalışanlar haddinden fazla. MHP’yi dinleyenler, arşivleyenler, iki B diyerek aralarında konuşanlar aslında bilinmez değildir.” ifadelerini kullanmıştı.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da Kasım 2014’teki bir konuşmasında, “MİT bizi izliyor.” çıkışı yapmıştı. Kılıçdaroğlu, partililere, “AKP’nin derin devleti ve MİT içinde bir grup CHP’yi karıştırmak için operasyon yapmaya çalışıyor.” uyarısında bulunmuştu. Hemen ardından Hürriyet’e verdiği bir röportajda da ““MİT içinde bir grup tarafından Erdoğan’a bizim hakkımızda düzenli bilgi verildiğini de biliyoruz.” demişti. BBP Genel Başkanı Mustafa Destici de MİT’in kendileri üzerindeki oyunlarından muzdaripti. Destici, Aralık 2014’te, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a, “BBP’den elini çek kardeşim. BBP’den maşalarını çek.” diye seslenmişti. ZAMAN, 30 AĞUSTOS 2015


http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

(HABER ANALİZ) Kabinenin ‘bağımsız’ bakanları!

Cumhuriyet tarihinin ilk seçim hükümeti, sözde ‘bağımsız’ üyeleri ile tartışma konusu oldu. 25 bakanlı kabinede Anayasa gereği 11 ismin dışarıdan ve bağımsızlar arasından atanması gerekiyordu. Başbakan Ahmet Davutoğlu, kağıt üzerinde bu kurala uydu belki ama gerçekte bu isimlerin neredeyse hepsi ‘içeriden’ ve ‘bağımlı’ olarak nitelenebilecek kişiler.

Bir kere bu 11 bakandan 4′ü zaten kendi bakanlığının müsteşarıydı. Yani AKP’nin bürokratlarıydı. Biri de halihazırda bakan yardımcısıydı. 2 bakan, 7 Haziran’a kadar AKP milletvekilliği yapmış ama 3 dönem kuralı gereği Meclis dışında kalmış isimler. Yani tescilli AKP’li siyasetçiler. Biri, eski İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın 17 Aralık sonrası bütün hukuksuz emirlerini harfiyen yerine getirmesiyle tanınan bir güvenlik bürokratı. Bir diğeri, AKP’den aday adaylığı müracaatında bulunan eski bir muhalefet partisi lideri. Biri de yine daha önce AKP’nin Hazine bürokratlarından olup 7 Haziran öncesi dışarıdan atanmış bir isim.

Geçici Bakanlar Kurulu’nun 11′i AKP milletvekillerinden oluştu. HDP’den AB Bakanı Ali Haydar Konca ve Kalkınma Bakanı Müslüm Doğan atandı. MHP’den de kesin ihraç istemiyle disipline sevk edilmiş olan Tuğrul Türkeş, başbakan yardımcısı oldu. Geriye kalan 11 ismin 3′ü zaten her seçim öncesi bağımsız olması gereken Adalet, İçişleri ve Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme bakanlıkları idi. Bunlardan Adalet Bakanlığı, yine 7 Haziran öncesi atanmış olan eski müsteşar Kenan İpek’e teslim edildi. Ulaştırma Bakanı Feridun Bilgin de 7 Haziran öncesi getirilmişti, 1 Kasım’a kadar göreve devam edecek. İçişleri’ne ise Efkan Ala’nın gölgesi olarak bilinen İstanbul Emniyet Müdürü Selami Altınok atandı.

ERDOĞAN’A ‘PEŞİNDEYİM’ DİYE HAYKIRMAK İSTİYORUM!

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Prof. Dr. Ayşen Gürcan, seçim hükümetinin ne kadar ‘bağımsız’ isimlerden oluştuğunu anlatabilmek için tipik bir örnek. İstanbul Ticaret Üniversitesi Öğretim Üyesi Gürcan, sıkı AKP’li. Bilal Erdoğan’ın yönetiminde olduğu TÜRGEV’in müdavimleri arasında. Twitter hesabından yaptığı paylaşımlar bile, Gürcan’ın ne kadar ‘bağımsız’ ve ‘dışarıdan’ olduğunu anlatmaya yetiyor! Gürcan, 29 Mayıs 2012 tarihli bir tweetinde, dönemin başbakanı Erdoğan’ın grup toplantısındaki konuşmasını kaçırdığına ne kadar üzüldüğünü şu cümlelerle ifade ediyor; “Kaçırdım:( Başbakanın konuştuğu salı’larda doping almış gibi oluyorum. Koşasım ve ‘peşindeyim’ diyesim geliyor…” yazmıştı. 18 Haziran 2013 tarihli bir tweeti ise şöyle: “İşte millet, işte başbakan… Dinliyorum, dinliyorum, bir cümle olsun ki eleştireyim, bulamıyorum.” Atanmasının ardından eski paylaşımları ile alay konusu olunca çareyi Twitter hesabını kapatmakta buldu.

ÖNCEKİ GÜN GENEL MÜDÜR, DÜN MÜSTEŞAR, BUGÜN BAKAN

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ahmet Erdem, Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu, Gümrük ve Ticaret Bakanı Cenap Aşcı, kendi bakanlıklarında müsteşardı. Hatta Aşcı, kabinenin açıklanmasından 2 gün önce Gümrükler Genel Müdürü idi. Bir gün sonra müsteşarlığa, bir gün sonra da bakanlığa atandı. Aşçı, memurluktan bakanlığa hızlı yükselişiyle dikkat çeken bir isim. 2011 seçimlerinde AKP’den milletvekili aday adayı oldu. Listeye giremedi ama Gümrükler Genel Müdürlüğü’ne atanarak teselli buldu. 7 Haziran seçimlerinde bir kez daha AKP’den Aksaray aday adayı olmuş ama listeye konulmamıştı. Bu seferki tesellisi ise iki gün içinde önce müsteşarlık sonra da bakanlık oldu.

‘BİRİNİ HİZANA, BİRİNİ FİZANA SÜREN’ BAKAN

Bir diğer ‘bağımsız’ bakan da Selami Altınok. 17 Aralık yolsuzluk operasyonu olduğunda Aksaray Valisi idi. Dönemin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala kendisini ‘keşfederek’ İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne getirilmesini sağladı. Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın uçağıyla Aksaray’dan İstanbul’a getirildi. İnternete düşen ses kayıtlarında eski İçişleri Bakanı Efkan Ala ile diyaloglar, yeni Bakan Altınok’un siyasi iradeden ne kadar ‘bağımsız’ (!) olduğunu göstermişti. Ala’nın “Kır kapıyı al içeri” talimatlarına itiraz etmeyen, gerekirse savcıyı gözaltına almak için bile talimat alan bir bürokrattı. Bir başka konuşmada, 17 Aralık operasyonunu yapan eski Mali Şube Müdürü Yakub Saygılı ve eski Organize Şube Müdürü Nazmi Ardıç için “Birini Hizan’a birini Fizan’a sürdüm.” diyordu.

YARDIMCILIKTAN BAKANLIĞA

Dışarıdan atanan bir diğer bağımsız isim de Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Kutbettin Arzu. Zaten aynı yerde bakan yardımcısı olan Arzu da tescilli bir AKP’li. Daha önce bu partiden milletvekilliği yapan Arzu, 2009 seçimlerinde memleketi Diyarbakır’dan AKP belediye başkan adayı olmuştu. Bu sırada kendisini ‘Diyarbakır’ın Kuto’su’ olarak nitelemişti. Kutbettin Arzu’nun adı daha önce kamu ihalelerinde yolsuzluk iddialarıyla da gündeme gelmişti. Türkiye’nin 10 ilini kapsayan bir operasyonda 60 müteahhit hakkında Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ‘çıkar amaçlı suç örgütü oluşturmak’ iddiası ile dava açılmıştı. İddianamede Kutbettin Arzu’nun sanıklar ile yaptığı telefon görüşmelerine de yer verilmişti.

AKP’DE 3 DÖNEM VEKİLLİK YAPAN BAĞIMSIZ!

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Ali Rıza Alaboyun, 3 dönem kuralına takılmış eski AKP Aksaray Milletvekili. İTÜ Maden Mühendisliği mezunu Alaboyun, enerji sektöründe çeşitli görevlerde bulunmuş biri. Yine ‘dışarıdan’ atanan bir diğer isim olan Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül de AKP’de 3 dönem milletvekilliği yapmış duayen bir siyasetçi. ZAMAN, 30 AĞUSTOS 2015

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/politika_kabinenin-bagimsiz-bakanlari_2313601.html


http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

(HABER YORUM) Hırs ve paranoya sarkacında iktidar oyunu

Saray, demokrasi ve hukuka son darbesini vurdu. Şimdiye kadar yerleşik bütün kuralları ve teamülleri hoyratça çiğnemekten kaçınmayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, hükümeti kurma görevini ikinci sıradaki partinin liderine de vermiyor. Koalisyonu kurmayı başaramayan AKP Genel Başkanı Davutoğlu, dün görevi iade etmeyeceğini açıkladı. Kendisini Kılıçdaroğlu ve demokrasinin diğer meşru aktörlerinin yerine koyarak, “Ben iade etsem de zaten bir şey değişmeyecek. Onlar bir hükümet kuramaz” manasına gelen ifadeler kullanmaktan çekinmedi. Bu sözler hem diğer partilerin liderlerine hem seçmenlerine hem de demokrasiye açıkça hakaret niteliği taşıyordu.
Alınan bilgilere göre Saray ile AKP’nin aldığı bu ortak kararda hem paranoya hem de aşırı hırs etkili oldu. Paranoya var, çünkü; bir süredir gerek Saray gerekse de AKP Genel Merkezi’nden sızan bilgilere göre Bahçeli’ye bir güvensizlik söz konusuydu. MHP liderinin blöf yaptığı, görevin Kılıçdaroğlu’na verilmesi halinde CHP ile koalisyona ‘evet’ diyebileceği yönünde bir endişe dile getiriliyordu. Her ne kadar siyasi göstergeler tam tersi yönde olsa da Saray’ın kendi kaderini böyle bir ihtimale açık hale getiremeyeceği ve küçük de olsa böyle bir riski alamayacağı belirtiliyordu. Üst düzey isimler bu paranoyayı açıkça dile getirmekten kaçınmıyordu.
Kararda asıl belirleyici olan faktör ise hırs oldu. Seçmenin 7 Haziran’da verdiği karardan pişman olacağı ve bir erken seçimde AKP’nin yeniden tek başına iktidar olacağı hesabı yapılıyordu. Zaman, 13 Haziran’da ‘Saray’ın 3 aşamalı erken seçim planı’ başlıklı bir analizle bu hesapları aktarmıştı. Aslında daha seçimden 2 gün sonra, 9 Haziran akşamı Erdoğan ile Davutoğlu arasında erken seçim kararı alınmıştı. Sadece plan gereği bir tiyatro oynandı. Nitekim Davutoğlu’nun geçen haftaki Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısının hemen başında “Kasım’da seçim var.” dediği kulislere yansımıştı. AKP Genel Başkanı’nın, MHP ile anlaştıklarını ve Meclis’te birlikte seçim kararı alacaklarını bildirdiği de ifade edilmişti. Bunun için 276 milletvekilinin ‘evet’ oyuna ihtiyaç var. AKP’nin 258 sandalyesi bulunuyor. Eksik sayıyı MHP’nin tamamlayacağı yönünde bir bilgi mevcut. Fakat asıl merak edilen husus; seçime nasıl bir hükümet formülüyle gidileceği. ZAMAN, 14 Ağustos 2015

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/politika_hirs-ve-paranoya-sarkacinda-iktidar-oyunu_2310572.html


http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

(HABER ANALİZ) ‘Başkanlık gelmedi’, Türkiye karıştı

“Ne oldu da hükümet çözüm sürecini bitirdi?” sorusunun tam olarak cevabı yok. Eğer gerekçe PKK’nın eylemlere başlaması ise 7 Haziran’dan önce de benzer eylemleri yapıyordu. Fakat o zaman, “Aman çözüm süreci sekteye uğramasın” denilerek asker de polis de eli kolu bağlı tutuluyordu. Mesela, Diyarbakır-Bingöl karayolu terör örgütünce haftalarca trafiğe kapatıldı ama müdahale edilmedi. Hatta teröristler, jandarmayı püskürtme cüretinde bile bulundu ama hükümet görmezden geldi. Lice’de Türk bayrağı indirildi, çözüm sürecinden yine taviz verilmedi. Şimdi masanın devrilmesine gerekçe olarak gösterilen saldırılardan biri, Malazgirt İlçe Jandarma Komutanı Binbaşı Arslan Kulaksız’ın eşinin yanında şehit edilmesiydi. Fakat daha önce de Diyarbakır’da semt pazarında hamile eşiyle birlikte meyve alan  Hava Astsubay Üstçavuş Nejdet Aydoğdu, arkadan vurularak şehit edilmişti. Keza aynı günlerde Hakkari Yüksekova’da 3 Mehmetçik güpegündüz sokak ortasında enseden vurularak şehit edilmişti. Çözüm süreci bozulmasın diye AKP hükümeti yine ses çıkarmamıştı. Cizre’de günlerce provokatif eylemler oldu. Terör örgütü sempatizanları şehrin etrafına hendekler kazdı ama yine süreç bozulmadan yola devam edildi. 6-7 Ekim Kobani olaylarında 50′ye yakın vatandaş hayatını kaybetmesine rağmen süreç kaldığı yerden devam etti. PKK, ‘vergi’ adı altında esnaftan aldığı haraçları katlamasına ve çok sayıda şikayet gelmesine rağmen hükümet yine asayiş tedbirleri almadı. Bir çok ilde iş makineleri yakıldı, baraj ve havaalanı inşaatlarına saldırıldı, işadamları kaçırıldı yine hükümet görmezden geldi. Diyarbakır jandarması, sırf çözüm sürecinde günah keçisi ilan edilmemek için terör örgütünün kontrolündeki kenevir tarlalarına müdahale etmedi. İçişleri Bakanlığı’nın valiliklere gönderdiği bir yazı ile terör gruplarının geçişi sırasında provokatif saldırılar olsa bile ateş açılmaması emri verildi. Bütün bu süreç boyunca yandaş medya, eylemler karşısında ölü taklidi yapmayı tercih etti.
Dolayısıyla, “Bugün dünden farklı olarak ne yapıldı da AKP hükümeti, çözüm masasını devirmeyi tercih etti?” sorusu cevap bekliyor. Bu noktada Yalçın Akdoğan’ın itiraf gibi sözleri etrafında yeniden düşünmek faydalı olabilir. 28 Şubat 2015 tarihinde, Dolmabahçe Sarayı’nda Başbakan Yardımcısı Akdoğan, dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala ve AKP Grup Başkan Vekili Mahir Ünal, İmralı heyeti olarak bilinen Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan ve İdris Balüken’le ortak bir fotoğraf verdi. ‘Dolmabahçe Mutabakatı’ olarak anılan bu toplantı, yandaş medyada ‘Barış Baharı’ manşetleri ile verildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Mart 2015′te Gaziantep mitinginde “400 milletvekilini verin ve bu iş huzur içinde çözülsün” diye seslendi. HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, 17 Mart 2015 tarihli grup toplantısında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hitaben, “Seni başkan yaptırtmayacağız” dedi. Bir hafta sonra Erdoğan, “Dolmabahçe fotoğrafı yanlıştı” çıkışı yaptı. 11 Nisan’da Ağrı’daki ‘Bahar Şenliği’nde PKK’lılar askere ateş açtı. 4 asker yaralandı. Çıkan çatışmada 5 terörist ölü ele geçirildi. 18 Mayıs’ta HDP’nin Adana ve Mersin’deki il ve ilçe binalarında patlamalar oldu. Adana’daki patlamada 3 kişi yaralandı. Seçimden iki gün önce de HDP’nin Diyarbakır mitinginde patlatılan bomba sonucu 4 kişi hayatını kaybetti. Bu noktada en az AKP kadar PKK’nın pozisyonunu da sorgulamak gerekli. Bütün bu patlamalara rağmen seçime gidilirken ateşkesi bozmayan ve eylem kararı almayan PKK, neden erken seçime gidilirken tekrar silaha sarıldı 31 Temmuz 2015

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

(HABER ANALİZ) Sürecin seyri, Akdoğan’ın ‘başkanlık’ itirafıyla örtüşüyor

Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın “Erdoğan’ı başkan seçtirmeyeceğiz aslında bir tahrikti. Asıl gerilimi başlatan hamle buydu.” sözleriyle çözüm sürecinin ‘başkanlık hayaline feda edildiği’ itirafında bulunması, gündeme oturdu. Çözüm sürecinin en kilit isimlerinden Akdoğan, dün twitter hesabından sözlerinin çarpıtıldığını savunsa da sürecin seyri, aslında ilk sözlerini doğruluyor. Son 6 yılda yaşananlar, ortada bir çarpıtma ya da gaf olmadığını teyid ediyor. Gelişmeler, sürecin en önemli hedeflerinden birinin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı başkanlığa taşımak olduğunu gösteriyor. Zira, 2009 yılında gündeme getirilen Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi ile 2012′den sonra hazırlanan Çözüm Süreci arasında dağlar kadar fark vardı. İlk açılım projesi sırasında gerek dönemin başbakanı Erdoğan gerekse de başdanışmanı Yalçın Akdoğan, ısrarla “Terör örgütü PKK ve elebaşısını muhatap almayacağız. Bu bir ihanettir. Terör örgütünü meşrulaştırmayacağız.” vurgusu yapıyordu. Peki ne değişti de 2011 seçimlerinden sonra hazırlanan Çözüm Süreci’nde muhatap İmralı ve PKK haline geldi? Bu sorunun cevabını, eşzamanlı olarak Türkiye gündemine giren yeni Anayasa çalışmalarında aramak zorlama bir yorum olmaz. AKP açısından yeni Anayasa demek ‘başkanlık sistemi’ demekti. Böyle bir sistem değişikliği olmayacaksa yeni anayasa masasında bulunmanın da bir anlamı yoktu. Muhalefet, Erdoğan’ın bu hayaline ısrarla karşıydı. İmralı tutanakları ise Öcalan’ın “Tayyip Bey’in başkanlığına karşı çıkmayız” mesajını barındırıyordu.
Şimdi başa dönüp 2009 yılındaki projenin ayrıntılarını hatırlayalım. Adına önce ‘Kürt açılımı’, sonra ‘Demokratik Açılım’ denen ve en son ‘Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’nde karar kılınan sürecin en önemli özelliği, muhatabın PKK değil Kürt vatandaşlar olmasıydı. “Terörle mücadele, siyasetle müzakere” söylemi de bu dönemin sloganıydı. Yalçın Akdoğan, 26 Temmuz 2009 tarihli Star Gazetesi’nin Açık Görüş ekindeki yazısında, “Sürecin merkezine Öcalan’ı oturtmak, gidişatı doğru okuyamamak olur.” diyordu. Muhatabın da asla PKK veya İmralı olamayacağının altını çiziyordu. “Uzlaşı veya müzakarenin muhatabının, sorunu bu hale getirenler olmaması gerektiği de aşikardır. Sorunu yaşayanların sürecin içinde olması başkadır, sorunu bu hale getirenlerin çözümün aktörü haline getirilmeye çalışılması başkadır.” uyarısında bulunuyordu. Aynı yazıda DTP’nin (Kapatıldı, yerine BDP kuruldu) sürekli Öcalan’ın hazırladığı yol haritasına işaret ederek ‘İmralı’yı meşrulaştırmaya çalıştığını’ vurguluyor ve buna karşı çıkıyordu. “Neticeyi şahinler belirlemeyecek” başlıklı 6 Eylül 2009 tarihli yazısında, “PKK’nın muhatap alınması söylemi aslında PKK’nın meşru görülmesi talebidir. PKK’yı meşru bir örgüt, terörü meşru bir hak arama yöntemi, teröristi meşru bir aksiyon adamı haline getirmeye çalışmak netice alınamayacak bir uğraştır (…) Bu süreç, PKK’ya meşruiyet kazandıracak bir süreç değildir” vurgusu yapıyordu. 20 Eylül 2009 tarihli bir başka yazısında da “Operasyonlar dursun” ve “Öcalan muhatap alınsın” taleplerine itiraz çıkıyordu. Dönemin başbakanı Erdoğan’ın konuşmaları da hep bu minvaldeydi.
Kürt meselesinin kısa, orta ve uzun vadeli politikalarla çözüleceği hep vurgulanıyordu. Teröristlerin sınır dışına çekilmesi, silah bıraktırma, dağdan inme yine nihai hedefti. Öcalan’la çok önceden mutabakata varılmış ve belli noktalarda anlaşılmıştı. Mesele, Öcalan üzerinden Kandil’in ve HDP’nin (O zamanki adıyla DTP) ıslah edilmesi veya mümkünse dönüştürülmesiydi. Mesela Akdoğan’ın daha 2009 yılında, “Öcalan’ın ‘değişin, dönüşün’ çağrılarına rağmen DTP’liler ‘Apoculuk’ yaparak kongreyi militarize etmiştir” demesi bunun bir işaretiydi.
Açılım belli bir aşamaya gelince 2012 sonrası Çözüm Süreci’nde yöntemler de söylemler de değişti. Daha önce ‘ihanet’ saydıkları bütün kırmızı çizgiler aşıldı. Artık muhatap PKK ve İmralı haline geldi. Aynı dönemde TBMM çatısı altında da Yeni Anayasa çalışmaları başlamıştı. Ancak AKP’nin başkanlık sistemini gündeme getirmesi sürpriz olmuştu. Çünkü bu tasavvur AKP’nin ne parti programında ne de ‘yeni anayasa’ sözünün verildiği 2011 Seçim Beyannamesi’nde vardı. Sistem tartışmasının gündemimize girmesi ise hazırlıksız ve biraz da apansız oldu. Dönemin Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, 7 Mayıs 2012 tarihinde, Başbakan Erdoğan’ın Slovenya’da bulunduğu bir sırada, “Başkanlık sistemine geçmeliyiz” çıkışı yaptı. Bu sözler gündeme bomba gibi düşerken Ankara’yı bilenler, Bozdağ’ın çıkışının arkasında Erdoğan’ı görebiliyordu. Nitekim Erdoğan da aynı gün Slovenya’dan Bozdağ’a destek verdi. Böylece, önümüzdeki 3 yılın gündeminin bu olacağı net bir şekilde ortaya konmuş oldu. AKP’nin “Türkiye’ye özgü başkanlık” diye tarif ettiği bu sistemin aslında bir ‘padişahlık rejimi’ olduğu, Türkiye’yi Baas tipi bir yönetime mahkum edeceği ya da ülkeyi 3. sınıf bir Ortadoğu rejimine dönüştüreceği yönündeki eleştiriler, toplumda belli bir karşılık buldu. Nitekim Yeni anayasa çalışmalarını tıkayan da tam bu başkanlık ısrarı olacaktı.
İşte Çözüm Süreci de böyle bir ortamda, Öcalan’ı merkeze alan bir proje olarak gündeme getirildi. Öcalan bir ‘enstrüman’ olarak kullanılacaktı. Yeni süreç, terör örgütü elebaşısının, Kürt halkı ve PKK üzerindeki gücünden faydalanmayı esas alıyordu. O İmralı’dan Kandil’e çağrı yapacak, teröristler sınır dışına çekilecek ve silahlar gömülecekti. Arkasından Kürt vatandaşlara yapılacak bir nihai çağrıyla da Erdoğan başkan seçilecekti. Nitekim basına yansıyan İmralı tutanaklarında da Öcalan, “Tayyip Bey’in başkanlığını destekleriz” diyordu. Böylece hem terör sorunu ortadan kaldırılacak hem Öcalan istediği şartlara kavuşacak hem de Erdoğan başkan olacaktı.
Öncelikle Öcalan’ın örgüt üzerindeki gücünün test edilmesi gerekiyordu. Bu çerçevede MİT eliyle 2012 yılı sonunda cezaevlerinde açlık grevleri tertip edildi. Kimsenin sona erdiremediği grevi, Öcalan’ın bir çağrısı bitirdi. Böylece Öcalan tekrar kamuoyunun gözünde ‘karizmatik bir figür’ olarak yükseltildi. 1.5 ay sonra da MİT ile İmralı görüşmelerinin başladığı resmen duyuruldu. Takip eden 1.5 yıl boyunca PKK bir çok tahrik eylemine imza atmasına rağmen AKP hükümeti tek bir karşılık bile vermedi. Ta ki Selahattin Demirtaş, AKP’nin ‘başkanlık sistemi’ referandumuna çevirdiği 7 Haziran 2015 seçimleri öncesi, “Seni başkan yaptırmayacağız” diyene ve bu söylemle yüzde 13 oy alana kadar… ZAMAN, 31 Temmuz 2015

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/politika_oylar-dusunce-olaylar-basladi_2308120.html


http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

Erdoğan da ‘Yüzde On’ kitabına dava açtı

Zaman Gazetesi Başbakanlık Muhabiri Ahmet Dönmez’in kaleme aldığı ‘Yüzde On – Adil Düzenden Havuz Düzenine’ isimli kitap, Saray’ın hışmını çekmeye devam ediyor. Daha önce Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Binali Yıldırım’ın toplatmak için yargıya başvurduğu kitap için bu kez bizzat Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kendisi devreye girdi. Erdoğan, Dönmez hakkında ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ iddiasıyla savcılığa suç duyurusunda bulundu. Erdoğan’ın şikayeti üzerine İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu’nun hazırladığı fezleke, Adalet Bakanlığı’na ulaştırıldı. Bakanlığın izin vermesi halinde dava açılacak. Fezlekede, “‘Hırsız, yolsuzluk yapan, haram yiyen, dini kullanan, haksız yollardan zengin olan, kamu ihalelerine fesat karıştıran, devletin istihbarat teşkilatını kendi adına kullanan, yargıya müdahale eden, devlet kadrolarını yolsuzluk yapma maksadıyla şekillendiren’ gibi ithamlarla Cumhurbaşkanına Hakaret Suçu’nun işlendiğinden bahisle suç duyurusunda bulunulmuştur.” deniyor.
Avrupa Birliği’nin desteğiyle hazırlanan ‘AB’ye Giriş Sürecinde Türkiye’de Yayınlama Özgürlüğü Raporu’nun daha mürekkebi kurumadan bir ‘kitap davası’ daha açıldı. ‘Yüzde On’, Hukukçu Tora Pekin tarafından kaleme alınan raporda ismi geçen kitaplardan biriydi. Raporda, son dönemde zirve yapan yayın yasağı, tutuklu gazeteciler, yayıncılara açılan davalar ve mahkemeler eliyle basına yapılan müdahaleler ele alınıyordu. Bu çerçevede, hakkında dava açılan ve toplatılması istenen kitaplar da sıralanıyordu.
Binali Yıldırım, daha önce Ahmet Dönmez hakkında 20 bin TL tazminat davası ve ceza davası açmıştı. Ayrıca kitabın toplatılması, yeni baskı yapmasının engellenmesi ve yazarın muhtemel adreslerine baskın yapılarak elindeki bütün dijital materyale el konulması için yargıya başvurmuştu. Şu anda Dönmez hakkında Binali Yıldırım’ın açtığı bir dava ve yürüyen 5 ayrı soruşturma var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, avukatı Ali Özkaya aracılığıyla sunduğu şikayet dilekçesi de işte bu devam eden dosyalardan birine dahil edildi. Fakat daha sonra Cumhuriyet Savcısı Levent Kandemir, bu başvuruyu tefrik ederek ayrı bir soruşturmaya dönüştürdü. Ancak Gazeteci Ahmet Dönmez’in ayrıca savunmasını alma ihtiyacı hissetmedi. Daha önce Binali Yıldırım’ın yaptığı suç duyurusu üzerine başlatılan bir soruşturmada alınan ifadesi, sanki Cumhurbaşkanına Hakaret soruşturmasında verilmiş gibi aynen bu dosyaya eklendi. Daha sonra fezleke hazırlayan Savcı Kandemir, iddianame hazırlayabilmek için Adalet Bakanlığı’na müracaat etti.
Fezlekede, kitapta başta Cumhurbaşkanı olmak üzere pek çok bakan, siyasetçi, bürokrat ve Bakanlar Kurulu’nun karalandığı öne sürülüyor. Ayrıca, “Organize bir şekilde yolsuzluk yapılıyor ve bu organizasyondan Cumhurbaşkanı ve bakanlar payını alıyor, bu organizasyonun başında yer alan, kurucusu ve savunucusu olan kişi Recep Tayyip Erdoğan’dır algısı yaratılmak isteniyor.” şikayetinde bulunuluyor.
Yazarın avukatı Adnan Şeker, “Ahmet Dönmez’ in kitabının içeriğinin Cumhurbaşkanı ve bakanları çok rahatsız ettiği açıktır. Ancak gerek Cumhurbaşkanı gerekse bakanlar ve siyasilerin sadece kendilerini öven, takdir eden yayınlara karşı hoşgörü göstermesi özgür basının olduğuna işaret etmez. Bununla birlikte siyasileri eleştiren, yaptıkları işleri sorgulayan ve siyasilerin hoşlarına gitmeyen yayınlara da katlanmak zorunda oldukları hatta normal bir vatandaştan çok daha ağır ve tahrik edici yayınlara karşı tahammül göstermeleri gerekir.” yorumunu yaptı. Gazeteci hakkındaki soruşturmalarda bir dizi hukuksuzluk yaşandığını belirten Avukat Şeker, şunları dile getirdi: “En basitinden; şikayete konu kitap soruşturma dosyasına hiç girmediği halde kitaba dayanılarak dava açılmış. Yani ana delil dosyada yok ama iddianame var. Ayrıca bir şikayet dilekçesi tefrik edilerek 5 ayrı dosyaya bölünmüş. Tefrik edilen dosyalarda ayrıca ifade alınmaya ihtiyaç duyulmamış. Gelinen noktada malesef Türkiye basın mensuplarının özgür olduğu bir ülke olmayıp, ‘akşam evlerine gidebilmeyi’ şükür vesilesi yaptıkları bir ülke haline gelmiştir.” ZAMAN, 31 Temmuz 2015

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/gundem_erdogan-da-yuzde-10-kitabina-dava-acti_2308141.html


http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı