(ANALİZ) 22 Mayıs’ın şifresi: Yıldırım’ı başbakan yapmanın mı maliyeti yüksek, yapmamanın mı?

Cumhurbaşkanı, AKP’ye kimi yeni genel başkan olarak atayacak; dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni başbakanı kim olacak? Siyaset bu sorunun cevabına kililenmiş durumda. Aslında Tayyip Erdoğan’ın kafasında  cevap belli. Bugün de değil. Çok önceden beri belli. Ama günlük hadiseleri bile kamuoyu yoklamaları ile test eden ve ona göre politika geliştiren Erdoğan, son ana kadar bazı faktörleri göz önünde bulunduracaktır. 

Muhtemel adaylar üç aşağı-beş yukarı belli zaten. Bunlar arasında elbette ilk akla gelen isim Binali Yıldırım. Ancak ‘banko’ değil. Numan Kurtulmuş ve Bekir Bozdağ da en az onun kadar şanslı adaylar arasında. Bunun gerekçelerine geçmeden önce hafızaları biraz tazelemekte fayda var. 

15 Eylül 2015 tarihli Zaman Gazetesi’nde yayımlanan “Davutoğlu’nun üzerindeki Demokles kılıcı: Binali Yıldırım” başlıklı ‘Haber-Analiz’imde şöyle yazmıştım: “AKP’nin 5. Olağan Kongresi, partinin tamamen bir Tayyip Erdoğan partisine dönüşmesi, genel başkanlık makamının da sembolik bir mevkie indirgenmesiyle neticelendi. Ahmet Davutoğlu’nun, 50 kişilik Merkez Karar ve Yönetim Kurulu’na (MKYK) kendinden başka hiç kimseyi sokamaması; buna karşılık etrafının Saray bağlılarınca kuşatılması kongrenin en dramatik yönlerindendi. Havayı Davutoğlu için daha da ağırlaştıran gelişmelerden biri de artık Binali Yıldırım olgusunun iyiden iyiye devreye sokulmuş olması. ‘Yedek genel başkan’ ya da ‘gölge genel başkan’ olarak her daim Davutoğlu’nun üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanacak. AKP Genel Başkanlığı zaten 10 Ağustos’tan bu yana ‘güdümlü’ bir makamdı. Saray vesayeti altında zaten özgün bir politika üretme imkanı bulunmuyordu. Buna şimdi ‘vesayetin de vesayeti’ eklendi. Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Binali Yıldırım, 10 Ağustos’tan bu yana gözünün olduğu Başbakanlık ve genel başkanlık koltuğunu devralmak için hazırda bekliyor.”

Haber-Analiz, şu benzetme ile son buluyordu: “Bundan sonra Davutoğlu’nun gözü, her an oyundan çıkarılmayı bekleyen bir futbolcununki gibi devamlı yedek kulübesinde olacak. Zira yedeği ısınmaya gönderilmiş durumda…” (Yazının tamamını bu linkten okuyabilirsiniz: http://ahmetdonmez.com/?s=demokles)

KİMİN SEÇİLECEĞİNDE MERAL AKŞENER FAKTÖRÜ DE ETKİLİ OLACAKTIR

Bu satırlardan Binali Yıldırım’ın 22 Mayıs kongresinin ‘mutlak favorisi’ olduğu anlamı çıkacaktır. Evet 8 ay öncesinin siyasi vasatı bunu gerekli kılıyordu. Ancak şimdi gelinen noktada denklemin yeni değişkenlerini de hesap etmek gerekiyor. Bunların başında Erdoğan’ın başkanlık hesapları, MHP’deki Meral Akşener gerçeği ve Binali Yıldırım’ın oğlunun kumar görüntüleri geliyor. Bunları gözardı ederek bir siyasi öngörüde bulunmak eksik olacaktır. 

Çok büyük ihtimalle Erdoğan, adayı son günlere kadar açıklamayacaktır. 15 Mayıs’taki MHP kongresinin bekleneceğine kesin gözüyle bakabiliriz. Muhtemel bir Akşener genel başkanlığı, Erdoğan’ın bütün hesaplarını değiştirebilecek ağırlıkta bir kırılma teşkil edecektir. O saat itibariyle Erdoğan’ın sadece ‘tuzluk’ peşinde koşamayacağını, az biraz diğer çeşnilere de ihtiyaç duyacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. 

NASIL BİR GENEL BAŞKANA İHTİYAÇ VAR?

Erdoğan’ın birinci ve neredeyse biricik hedefinin artık ‘Türk tipi başkanlık’ olduğunu Afrika yerlileri bile bildiğine göre bütün hesaplar da bunun üzerinden değerlendirilecektir. Halihazırda Erdoğan’a şu anda kendisini başkanlık referandumuna götürecek kısa süreli bir ‘başbakan’ lazımdır. Bu isim öyle biri olmalıdır ki kendisine referandumda oy kaybettirecek değil, mümkünse kazandıracak bir genel başkan olmalıdır. Yani halkın gözünde antipatik olmayacak, ‘başkanlığın faziletlerini’ ustalıkla anlatabilecek bir konuşma kabiliyetine sahip, başbakanlık koltuğunda oturup başbakanlık yapma iddiası taşımayacak kadar ‘aklı selim’ ve elbette bagajı dolu olmayan biri…

1- Bu çerçevede ilk eleyeceğimiz isim Berat Albayrak olabilir pekala. Çünkü ‘damat’la beraber başkanlık seçimine gitmek seçmende büyük ihtimalle “O kadar da değil. Ülkeyi aile şirketine çevirdiler” homurdanmasına yol açacaktır. Erdoğan bunu hesap edebilecek kadar rasyonel bir siyasetçi. Ama keşke yapsa…

2- Binali Yıldırım ise ‘hitabet yeteneği’nden ziyade ‘konuş-a-bilme yeteneği’ ile anılacak kadar retorikten uzak bir teknokrat. Aynı şekilde oğlunun kumar görüntüsü meydanlarda çokça meze olacaktır. 

3- Bekir Bozdağ’ın en önemli yeteneği, Peter Pan’ın gölgesi gibi Erdoğan’ın çoraplarına iğneyle dikilmiş olması ise eğer, en önemli özelliği de aşırı antipatikliği. Sokakta kime sorarsanız sorun alacağınız cevap bu iticiliğine atıf yapar şekilde olacaktır. Erdoğan, bu ‘özelliğini’ önemsemeyip ‘yeteneği’nde kırar kılar mı, bu tamamen Cumhurbaşkanı’nın kafasındaki eylem planı ile bilinebilecek bir şey. Fakat benim öngörüm, Erdoğan’ın ‘başkan oluncaya kadar’ bir gölgeden daha fazlasına ihtiyaç duyacağı yönünde. Başkan olduktan sonra zaten ‘ikinci ismin’ hiç bir önemi kalmayacak. 

4- Yalçın Akdoğan, belki 7 Haziran öncesinin en güçlü aktörü ve en flaş başbakan adayı olabilirdi. Ancak 7 Haziran sürecinde Erdoğan’ın çözüm masasını devirmesi ve sonrasında parti içinde birilerinin ‘çözüm’ün faturasını Beşir Atalay ile ona kesmesi yıldızını söndürdü. Milli Görüş kökenli isimler ‘çözüm süreci’ bahanesi ile bazı eski radikal İslamcılarla hesaplaşma yoluna girdi. Biriken öfkeden Beşir Atalay ve Yalçın Akdoğan da nasibini aldı. Kaldı ki bugün Erdoğan’ın terör politikası ve söylemi ile Yalçın Akdoğan’ın pozisyonu birbirini tevil edemeyecek kadar zıt kutuplarda.

5- Numan Kurtulmuş’a gelince… HAS Parti’yi kapatıp AKP’ye geçtiğinde “Erdoğan onu yerine başbakan yapacak” görüşü çok modaydı. Fakat ben en başından itibaren bu teze karşı çıktım. “Benim tanıdığım Erdoğan’ın, Köşk’e çıkması halinde yerine Numan Hoca’yı başbakan yapma ihtimali yüzde sıfır” dedim. Nitekim Erdoğan, Ahmet Davutoğlu’nda karar kıldı. 

NUMAN KURTULMUŞ 2. DAVUTOĞLU OLMAZ, OLAMAZ

Ancak 22 Mayıs kongresi için Numan Hoca’nın şansını düşük görmeyenlerdenim. Sebebine gelince;

a) Bazen teknik direktörler, pek de tutmadıkları bir oyuncuyu sadece bir özelliğinden dolayı maçın kritik bir dakikasında oyuna sokup maçın kaderini değiştirirler. Bu süreçte de Erdoğan’ın Numan Hoca’ya kısa ve geçici bir süreliğine ihtiyaç duyabileceği kanaatindeyim. Diğer adayların yukarıda sıraladığım dezavantajları, başkanlık yolunda Erdoğan’a fazlasıyla lüks gelebilir. Cumhurbaşkanı’nın ne kadar rasyonel ve oportünist bir karakter olduğu herkesin malumu. 

b) Davutoğlu’nun ‘siyaseten infaz’ edilmesi AKP tabanında ve bazı yandaş çevrelerde rahatsızlık oluşturdu. İzahı mümkün olmayan bir ‘cinayet’ var ortada. Bunu da en iyi, Numan Kurtulmuş gibi ‘halim-selim’, mütedeyyin kitleyi teskin edebilecek, siyasal İslamcı bir geçmişten gelen, üstelik ‘devrik başbakan’ gibi profesör olan biriyle örtbas edersiniz. Kurtulmuş’un fiziksel özellikleri, hitabeti ve görece olarak sempatisi de diğer artıları.

c) Bu durumda deniyor ki ‘Kurtulmuş, Erdoğan için ikinci Davutoğlu olmaz mı?’ Yerinde bir soru olmakla beraber cevabı da basit bir soru: Hayır, olmaz! Olamaz! Neden olamaz, çünkü; 

           – Bir kere partide herkesin gözü önünde adeta mafyatik bir yöntemle ‘racon’ kesildi ve başbakan ‘hal’ edildi. Bundan sonra hiç kimse kolay kolay, ‘başbakancılık’ oynayamayacaktır. Film replikleriyle söyleyecek olursak; ‘aklından dahi geçiremeyecektir’… 

          –  Hele ki Numan Kurtulmuş gibi risk almayı hiç sevmeyen biri buna cesaret dahi edemeyecektir. Kurtulmuş’un kişilik özelliklerinde ‘meydan okuma’ yok. Bunu istese ve teşebbüs etse bile elindeki hançerle spot ışıklarına derhal yakalanacak kadar beceri noksanlığı ile malul biri. 

         –   Zaten Kurtulmuş’un buna zamanı ve fırsatı da olmayacak.  Referandumda başkanlık sistemine geçilmesi halinde otomatik olarak ‘görev bölgesine’ doğru koşacaktır.

           –  Numan Kurtulmuş, tıpkı Süleyman Soylu gibi parti içinde varlığını Erdoğan’a borçlu gören isimlerin başında geliyor. AKP’ye ilk iltihak ettiklerinde benimsenmeleri kolay olmadığı gibi sonrasında da herhangi bir karşılıkları  bulunmuyor. Erdoğan olmasa ikisi de ertesi gün kapı önüne konulacaklarını biliyorlar. Genel Merkez’de ve teşkilatlarda tabanı olmayan bir ismin Erdoğan’a karşı ‘müstakil’ bir lider olma hevesine kapılması, ‘romantizmden’ öte bir ‘hayalperestlik’ gerektirecektir. 

           –  Kurtulmuş’un parti içindeki en önemli adamı Abdülhamit Gül bile bugün daha ziyade ‘Erdoğan’ın adamı’ olarak anılacak düzeye geldi. Davutoğlu’na karşı oluşturulan ‘cunta’nın başını çekenlerden biri Gül’dü. Kurtulmuş’la birlikte HAS Parti’den gelen Gül, bugün yeni AKP eliti içerisinde zikrediliyor. 

          –  En büyük falsolarından biri Reza Zarrab’a ödül vermesiydi. “Onun olduğunu bilseydim, vermezdim” dedikten sonra Saray’a çağrılıp fırçalandığında dahi doğru bildiğinin arkasında duramayan bir siyasetçiden Erdoğan’a karşı bir ‘Zorro’ çıkmaz. 

                                                                                      ****

EĞER REFERANDUM GÜNDEMDE DEĞİLSE KURTULMUŞ BAŞBAKAN OLAMAZ

Bütün bu sıraladığımız faktörler, başkanlık referandumuna gidilmesi halinde geçerli olan argümanlar. Eğer referandumdan vazgeçilecek ve 2019’a kadar devam edecek bir başbakan aranacaksa yukarıdaki isimler arasından ilk elenecek kişi Numan Kurtulmuş olacaktır. Çünkü bu durumda Erdoğan’ın öncelikleri değişecek; mutlak sadakat, ‘renkten, kokudan ve hacimden yoksun olmak’ gibi özellikler daha belirleyici olacaktır. O zaman yüzde 60 Binali Yıldırım, yüzde 40 Bekir Bozdağ tercih edilir derim.

BİNALİ YILDIRIM, BAŞBAKAN OLMAZSA SIKINTI ÇIKARIR

Bu adaylar dışında İsmet Yılmaz, Süleyman Soylu, M. Ali Şahin gibi isimler de sıralanıyor. Binali Yıldırım ‘olağan genel başkan’. Kendisi dışında kim koltuğa oturursa arıza çıkaracaktır. Zaten 28 Ağustos kongresinde bile başbakanlığın Davutoğlu’nun değil kendisinin hakkı olduğunu düşünmüştü. Bu kararı hiç içine sindirememiş ve o tarihten bu yana da sürekli arka planda ‘Gargamel’ gibi planlar yapıp durmuştu.

Binali Yıldırım, Erdoğan için çok önemli bir isim. Her ne yaptılarsa birlikte yaptılar. Gerçek anlamda bir ‘kara kutu’. Erdoğan’ın bütün ticari sırlarına vakıf. Kolay küstürülemeyecek ve harcanamayacak bir figür. Ancak yeteneğinin ötesinde vazifeleri istemesi Erdoğan’ın sırtında yük teşkil ediyor. Çünkü Erdoğan, kimi ticarette, kimi de siyasette kullanacağını gayet iyi bilen bir lider. Kiminle hangi konuda ittifak kuracağını, kiminle ne zamana kadar yol yürüyüp ne zaman yolunu ayıracağını iyi tayin edebildiği için zaten bu noktada. Dolayısıyla Binali Yıldırım’ı başbakan yapmamasının bir maliyeti olduğu gibi yapmasının da belli bir maliyeti olacaktır. Cevap; Erdoğan için hangisinin maliyetinin daha yüksek olduğunda gizli… 

GÖNLÜMDEN GEÇEN BERAT ALBAYRAK

Sonuç olarak;

Benim gönlümden geçen isim Berat Albayrak. 

En mantıklı tercih Numan Kurtulmuş.

Ama en kuvvetli aday Binali Yıldırım gibi görünüyor. 

AHMET DÖNMEZ 8 MAYIS 2016 PAZAR

 

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

17 Aralık’ın savcı ve polisleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin namusunu kurtardı!

nokta capsNOKTA | Fatih VURAL

2000 yılı başında gazeteciliğe adım atan Ahmet Dönmez, belediye muhabirliği ile başladığı çalışma hayatını, AKP ve Başbakanlık muhabiri olarak devam ettirdi. Bu yönüyle AKP’yi ve Erdoğan’ı, Türkiye’de en iyi bilen gazeteciler arasında yer alan Dönmez’i kamuoyu, 17-25 Aralık sürecinden sonra Erdoğan’a sorduğu yolsuzluklarla ilgili sorularla tanıdı. Gazetecilik birikimini, “Yüzde On-Adil Düzenden Havuz Düzenine” adlı kitapla taçlandıran Ahmet Dönmez, hemen ardından Ufuk Köroğlu’yla birlikte kaleme aldığı “17 Aralık-Sıfır Noktası” adlı kitabını yayımladı.

17 Aralık’ın kilit aktörü Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklanmasının ardından Ahmet Dönmez’le bu tarihi soruşturmanın bilinmeyenlerini konuştuk. “17 Aralık Soruşturması’nı yapan polis ve savcılar, bana göre Türkiye Cumhuriyeti’nin namusunu kurtarmıştır” sözlerine şöyle açıklık getiriyor: “Zarrab’ın yıllardır Türkiye’yi adeta bir kara para üssü gibi kullandığını, Türk bankalarını finansal suçlara bulaştırdığını, hatta hükümeti rüşvete bağladığını ABD’de tutuklandığı gün öğrenseydik Türkiye için nasıl bir utanç olacağını düşünün! Ülkemiz için düşünülecek şey, ‘Ne polisi polis, ne yargısı yargı’ şeklinde olacaktı.”

Ahmet Dönmez’in “bilgiye dayanarak söylüyorum” keskinliğinde bir iddiası daha var: “ABD, Recep Tayyip Erdoğan’a ait olduğu iddia edilen İsviçre’deki gizli para hesaplarını biliyor. Bunu tespit etti. İkincisi, ‘17 Aralık günü sıfırlamaya çalıştıkları paralar gibi başka adreslerde milyarlarca dolar nakit paraları olduğu’ iddiaları var. ABD bu paraların önemli bir kısmının nerelerde tutulduğunu da biliyor! Bunu Alman istihbaratı da biliyor. Bharara’nın dosyasında, ilerleyen aşamada belki de bunlara dair delillere de rastlayacağız.”

nokta2“17 Aralık Sıfır Noktası” adlı kitabın yazarlarından biri ve bu soruşturmaya hâkim bir gazeteci olarak, Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklanmasını, uluslararası arenada yaşanan değişimi de göz önüne alarak nasıl değerlendirirsin?

Kendi elimdeki bilgilerle ve arşivimle, var olan parçaları bir araya getirdiğimde önüme bir fotoğraf çıkıyor. Bu parçalar, İran, Amerika ve Türkiye ayaklarından oluşuyor. İran’dan başlayacak olursak; Reza Zarrab, İran Devleti tarafından takip ediliyordu, Türkiye’de. 

ZARRAB, İRAN’A KAÇIRILMA VE İDAM KORKUSU YAŞIYORDU

Bu takip ne zaman başladı?

İran’da Ruhani’nin Cumhurbaşkanı olmasından beri devam ediyor. Zarrab türü işadamlarına İran’da ‘ambargo tüccarı’ ya da ‘dellal’ adı veriliyor. İmtiyazlı işadamları bunlar. O nedenle Zarrab daha önce önünün açılması ve lojistik destek sağlanması için takip altındaydı. Ruhani’nin Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte, kendi deyimleriyle ‘iktisadi fesat’ olarak adlandırdıkları bu yapıya savaş açtılar. Türkiye’de 17-25 Aralık sürecinin başladığı günlerde de Zencani, İran’da tutuklandı. Bunun ardından da İran, Zarrab’ı izleme konseptinde değişikliğe gitti. Reza Zarrab, İran Devleti’nin ve gizli servisinin dışarıda, özellikle de şu anki Türkiye vasatı içinde ne tür operasyonlar yapabileceğini en iyi bilen isimlerden bir tanesi. İran’a kaçırılma ve idama mahkum edilme korkusu yaşıyordu. Aralık 2014’te, Çağlayan Adliyesi’ne giderek suç duyurusunda bulunmuştu.

Neden?

“Ben takip ediliyorum. Can güvenliğim yok. Korkuyorum” gerekçesiyle… İşte bu da fotoğrafın Türkiye ayağı ile ilgili.

ben kapakTÜRKİYE’DE HAPSE GİRİNCE “İTİRAFÇI OLMAYA HAZIRIM” DEMİŞTİ

Kimler takip ediyordu, anlaşılabildi mi?

Bildiğim kadarıyla bugüne kadar somut bir bilgiye ulaşılamadı. Eski Mali Şube Müdür Yardımcısı Yasin Topçu geçtiğimiz günlerde seri tweet’ler attı. “Onun ne kadar korkak bir insan olduğunu, içeride uzun süre kalamayacağını, çıkmak için her şeyi yapmaya hazır bir adam olduğunu biz görmüştük” dedi. Buradaki diğer ayrıntı da şu: 17 Aralık Savcısı Celal Kara, Reza Zarrab tutukluyken, kendisine “Benim kanserim var. Çıkmam lazım. Bunu karşılığında da ifade vermek istiyorum” dediğini, Can Dündar’a verdiği röportajda açıklamıştı. Bendeki bilgi, bunun bir adım ilerisi… 

Nedir o?

Zarrab sadece “İfade vermek istiyorum” cümlesini kurmadı! Savcı Kara, bu kısmı biraz kapalı geçti. Reza Zarrab aslında “İtirafçı olmaya hazırım” demişti! Türkiye’de cezaevindeyken itirafçı olmaya hazırlıklı birisiydi. Çünkü içeride kalamayan, özgürlüğüne düşkün, korkak ve güvensiz bir adam. İtirafçılığa teşne bir mizacı var. O dönemde bazı aracılar vasıtasıyla hükümeti de tehdit etmiş ve bir an önce çıkarılmasını istemişti. Aksi taktirde konuşacağı uyarısını yapmıştı. Bunun ardından bir bakan onu, cezaevinde ziyaret etmiş ve o ziyaret sırasında güvenlik kameraları da kapatılmıştı.

ZAFER ÇAĞLAYAN, REZA’YI HAPİSTE ZİYARET ETTİ

Kimdi o bakan? 

O bakanın kim olduğu açıklanmasa da iddialar Zafer Çağlayan olduğu yönünde.  Çağlayan da bugüne kadar bu iddiaları net bir şekilde yalanlamadı. Hemen arkasından, çok sürmedi, bütün yargı sistemi altüst edildi ve Zarrab tutuklandıktan 70 gün sonra tahliye edildi. Dönemin Başbakanı Erdoğan da “Hak yerini buldu!” dedi. İran meselesine dönecek olursam birkaç önemli detayı paylaşmak isterim…

“10 MİLYAR DOLAR’A YAKIN PARAYI REZA DEĞİL, TÜRKİYE ÖDEYECEK”

Lütfen…

Devrim Muhafızları’na yakınlığıyla bilinen İranlı bir ekonomist var. İsmi, Dr. Fuat Sadeghi. Zaman gazetesinden Doğan Ertuğrul’a, 26 Temmuz 2014 tarihinde bir röportaj vermişti. Orada aynen şu ifadeleri kullandı: “ABD ile İran anlaşır ve ambargolar biterse İran’ın petrol paralarıyla ilgili yolsuzluklar, Erdoğan Hükümeti’nin sorunu olur en başta. Çünkü görünen o ki çok büyük miktarlarda petrol parası cebe indirildi. İran bu parayı resmi olarak isteyebilir. 10 milyar Dolar’a yakın olduğu zannedilen parayı herhalde Reza Zarrab, İran’a getirmeyecek. Türkiye kendisi ödeyecek bu parayı. İran bu paraların tahsili için uluslararası davalar açabilir. İran’ın parası, Halkbank, başka bankalar ve özel şirketlerde olabilir.” Bugün, Sadeghi’nin bir buçuk yıl önce söylediği, ABD ile İran’ın anlaştığı dönemin içindeyiz. Yani bu sorunun, Türkiye’nin ve Erdoğan Hükümeti’nin sorunu olma süreci başladı.

Sadeghi’nin önemli bir başka açıklaması da Zarrab’ın fonksiyonuyla ilgiliydi. Ahmedinejad döneminde İran makamlarının bazı birimlere, “Türkiye’den tüm paralar Zarrab kanalıyla gelecek” talimatı verdiğini açıkladı Sadeghi. Bu da, Zarrab’ın ve Zencani’nin, İran’daki iktisadi fesat dosyalarının ve yolsuzluk ağının çok önemli aktörleri olduğunu gösterir. Zarrab’ın ABD’de yargılanıyor olması da bütün bu ilişkiler ve kara para ağı açısından çok önemli bir gelişme.

IMG_3372“TÜRKİYE, ZENCANİ DOSYASINDA BİZİMLE İŞBİRLİĞİ YAPMAYA YANAŞMADI”

İran’da ‘yargı erki sözcülüğü’ adı altında bir makam vardır. Gulam Hüseyin Muhseni Ecei adındaki o sözcü, “Türkiye’den bazı kimseler, Zencani’nin borcunu ödemeyi teklif ettiler bize. Fakat biz kabul etmedik. Hangi nedenle bu borcu ödemeye razı olduklarını sorunca da bir daha görünmediler” dedi. İran’da Zencani dosyasını en iyi bilen  isimlerden birisi de Meclis Enerji Komisyonu Üyesi Emir Abbas Sultani. Onun açıklaması da şöyle: “Türkiye, Zencani dosyasında bizimle işbirliği yapmaya yanaşmadı.”

Bu komisyonun nasıl bir önemi var?

Bu komisyon, Zencani’nin yurtdışındaki mal varlığını tespit etme ve bunu nakde dönüştürme ile görevlendirilmiş bir komisyondu. Sultani ayrıca İran’ın, Zencani’nin ilişkili olduğu bütün ülkelere heyet gönderdiğini açıkladı. İran’ın parasını tahsil etmek üzere kurulan bu heyet, Türkiye’ye  de geldi. 

“TÜRK DEVLETİ’NİN REZA’YI KORUDUĞUNU BİLİYORUZ”

Ne zaman geldi?

Hem 17 Aralık’tan önce, hem de 17 Aralık’tan sonra. Fakat aradıklarını bulamadılar. İşbirliği önerilerine olumsuz  cevaplar aldılar. Bunun ardından İran, Türkiye’ye olan baskısını sürekli arttırdı. Zarrab’ın ABD’ye gitmesinden önce de artan bir trafik vardı. İran’dan buraya gelenler oldu. Ahmet Davutoğlu, İran’a gitti. Görüşme trafiği sıklaştı. Bu baskının çok arttığını biliyoruz. 

Reza Zarrab, İran’ı çok iyi bildiği gibi, muhatap olduğu AKP iktidarının genlerini de çok iyi biliyor. Zaten onun bir parçasıydı. Nereye kadar kendisini koruyacaklarını, nereye kadar korumayacaklarını çok iyi biliyordu. İran Ticaret Sanayi ve Petrol Odası Başkanı Hamid Hüseyni de, 17 Aralık Operasyonu sonrası ortaya çıkanlarla ilgili “Zarrab’la ilgili duyduklarıma hiç şaşırmadım. Türkiye’de rüşvet verdiği iddialarına da hiç şaşırmadım. Çünkü Zarrab’ın devlet katında korunduğunu biz biliyorduk” demişti. Zencani ve Zarrab arasındaki ilişkiyi de teyit etmişti.  

makulsupheGANA’DAN GELEN UÇAK, ZENCANİ-ZARRAB İLİŞKİSİNİ AÇIKÇA GÖSTERİYOR

Babek Zencani ve Reza Zarrab arasında nasıl bir ilişki var?

Bir bütünün iki parçası oldukları çok net. Özellikle Gana’dan gelen bir buçuk ton altın yüklü uçaktan da anlıyoruz bunu. Baştan sona skandallarla dolu bir hadisedir o. Orada günaşırı Zarrab ya da adamları ile Babek Zencani arasında görüşmeler yapılıyor. Çünkü uçağın bir sonraki durağı Dubai. Uçağı burada Zencani bekliyor. Uçağı Gana’dan çıkaran da, malın sahibi de Zencani. Altının bir kısmını İstanbul’da Zarrab’a bırakacak uçak, sonra Zencani’ye gidecek… Bu nedenle uçağın bir an önce salıverilmesi için günaşırı görüşmeler yapıyorlar. Burada kilit bir isim var.

ABD’NİN DE GÜNDEMİNE GİREN KİLİT İSİM: KAMELYA CEMŞİDİ

Kim?

ABD’li savcı Bharara’nın iddianamesinde de adı geçen, Kamelya Cemşidi. İddianamenin özeti olan 21 sayfayı okuduğumda, üç kişiden birinin Cemşidi, birinin Zarrab olduğunu gördüğümde, savcı Bharara’nın ne kadar derin izler üzerinden gittiğini anladım. Kamelya Cemşidi çok kritik bir isim. İran devletiyle, İran’daki gizli yapılanmalarla kuvvetli ilişkileri var ve Babek Zencani’yle Reza Zarrab arasındaki köprü elemanlardan birisi. Zencani’nin Türkiye’deki geçmişi, Zarrab’dan daha eski. Zarrab Ailesi’nden eski demiyorum; çünkü baba Zarrab’ın Türkiye’deki altın işleri 30 yıl öncesine kadar gidiyor. Babek Zencani, Onur Air’in gizli sahibi olarak da bilinir. 

Ulusoy ve Varan’da da hisseleri vardı, sanırım…  

Evet. Buralardan da kaynaklı ilişkileri var. Birçok tapede Zarrab ve Zencani işbirliğini, iletişimini gösteren konuşmalar mevcut. Bu ilişkiyle ilgili yeterince delilin, 17 Aralık dosyasında var olduğunu bilelim.

Reza Zarrab’ın babası?

Dubai’de yaşıyor. Bu ilişkiler ağının Dubai ayağını götürüyor. 

REZA’NIN ÜZERİNE GİDEN MASAK BAŞKANI’NIN BAŞI YANDI

Zarrab Ailesi bu işe nasıl girmiş?

Bu aile, Gaziantep Kilis taraflarından İstanbul’a gelip sarraflıkla uğraşmaya başlıyor. Soyadları da buradan geliyor. Altın ticaretiyle işe başlıyorlar. Daha sonra özellikle Körfez ülkeleri, İran, Türkiye arasında altın ticareti yapmaya başlıyorlar. Reza Zarrab’ın İran’la ilişkilerini geliştirmesiyle birlikte daha farklı alanlara kayıyorlar. Emniyet İstihbarat’ın 2011 yılında hazırladığı bir rapora göre Reza Zarrab, İran Devrim Muhafızları ile birlikte çalışan, dünyanın dört bir yanında kara para trafiği olan, Türkiye’yi de bir üs olarak kullanan, paravan şirketler kuran, bu şirketler üzerinden para transferi gerçekleştiren, bununla da yetinmeyip hayali ihracat yapan, sahte evraklar düzenleyerek milyonluk komisyonlar alan, anlaşılması zor bir sistem kuran, gizemli bir işadamı. 

MASAK’tan (Mali Suçları Araştırma Kurulu) bir yetkili ile görüşmüştüm. Demişti ki, “Biz 2008 yılından beri Reza Zarrab’la yatıp kalkıyoruz! Ama hâlâ Zarrab’ın sistemini çözemedik. Çözebilmek için tek bir şeye ihtiyacımız vardı: Halkbank ve diğer bankalarla ilişkili tespit ettiğimiz paravan şirketlerin para hareketlerinin dökümü. Bunu alabilseydik, o ağı çözebilecektik.” Fakat MASAK Başkanı Mürsel Ali Kaplan, dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile görüşüyor. O, durumu Tayyip Erdoğan’a iletiyor. Ondan sonra da kıyamet kopuyor! Kesinlikle buna izin verilmiyor. Verilmediği gibi MASAK Başkanı Mürsel Ali Kaplan’ın da başı yanıyor! 

IMG_5830DOSYAYA GİREN İLK BAKAN ZAFER ÇAĞLAYAN

Reza Zarrab’ın ilişkisi, Türk devletiyle ve bakanlarla nasıl başlıyor?        

Tespit edilen ilk şey, Reza Zarrab ve Zafer Çağlayan’ın, 2012 yılında buluşması. Zarrab’la ilgili tespitler, 2007 yılına kadar gidiyor aslında. Ama asıl çalışma, 2012 yılında Yakup Saygılı’nın Mali Şube Müdürü olmasıyla başlıyor. Saygılı göreve geldikten kısa bir süre sonra İstihbarat Şube’nin hazırladığı raporu, değişik yerlerden gelen yazılarla da birleştirerek bu soruşturmayı ve takibatı başlatıyor, savcılarla beraber. 

Mahkeme kararıyla teknik takibe başladıktan sonra ilk olarak Zafer Çağlayan’ın Reza Zarrab’la buluşması, yasal olarak dosyanın içine girmiş oluyor. Bunun öncesine dair somut verilere sahip değiliz. İkisi arasındaki ilişkinin daha evvele dayanması da muhtemel. Akıl yürütelim… Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, neden Reza Zarrab’la ilişki kursun? Muhtemelen birilerinin talimatı devreye giriyor. Zarrab, İran devletinden aldığı imtiyazla bu işe girdiğine göre birileriyle ilişki kurması lazım. İran bu imtiyazı herkese vermez. Ayrıca bundan yararlanmak isteyen çok işadamı da oluyor; ama Zarrab’ın Türkiye’deki ilişkilerinin çok güçlü olması onu öne çıkarıyor. Bunu İranlılar da söylüyor. Orada karşılıklı bir “kazan-kazan” sistemi işliyor.

“SAYIN BAŞBAKAN’IN (ERDOĞAN) TALİMATLARI VAR, SÜRECİ HIZLANDIRIN”

Nasıl?

Türkiye, ekonomisini ayakta tutmaya çalışıyor. İran’la iş yapmak istiyor. Belli ki devlet katında “Bu ilişkiyi sürdürebilmek için gerekirse illegal yollara başvurabiliriz” yönünde bir karar alınmış ve bir sistem kurulmuş. O konsensüs neticesinde de Zarrab ve Çağlayan buluşturulmuş. 

Yani bu ilişki, Zafer Çağlayan’ın bile isteye, tek başına giriştiği bir ilişki değil. Öyle mi?

Benim kanaatime göre öyle. Kendi inisiyatifiyle buluşmuş değil Zarrab’la. Daha sonraki dönemde karşımıza çıkacak olaylar ve telefon takibi, bize bunu zaten gösteriyor. Mesela, Zafer Çağlayan, 2013 yılının Eylül ayında Reza Zarrab’la birtakım görüşmeler yapıyor. O görüşmelere Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan da katılıyor. Amaç, dışarıya sürekli altın çıkararak ihracat oranlarını yükseltmek, cari açığı azaltmak, böylece de seçimler yaklaşırken Türkiye’nin ekonomisini ve kredibilitesini daha iyi göstermek. Zafer Çağlayan bu toplantılarda sürekli, “Sayın Başbakanın (Erdoğan), Beyefendinin talimatları var. Bu süreci hızlandırın, diyor” ifadelerini kullanıyor. Zarrab, adamı olan Rüçhan Bayar ve kasası olan Abdullah Happani ile Eylül 2013’te gerçekleştirdiği görüşmede, “Bize özel görev verildi. Özel bir misyonumuz var” diyor.

REZA ZARRAB: “BEN, SAYIN BAŞBAKAN’A SÖZ VERDİM!”

Nedir o misyonun içeriği?

Zarrab, Süleyman Aslan’a bir telefon konuşmasında, “Bakanlarla görüştük. Hatta üç bakan yemeğe teşrif etti. Enine boyuna bu mevzuları konuştuk. Beni sıkıştırdılar 3 milyar dolarlık altın ihracatı için. Bu konuşmadan sonra bütün ekibi topladım. Elimizden geleni yapmamız gerektiğini söyledim. Çünkü Sayın Başbakan’a (Erdoğan) söz verdim” diyor. Bunun gibi birçok telefon konuşması var. 

Ne kadar zamanda yapacaktı bu ihracatı?

Üç ay içinde!  2013 yılının sonuna kadar. 2014 Mart’ında da yerel seçimler var. Hatta  o sırada Zarrab, adamlarını bu iş için sıkıştırırken, “Bu iş Başbakan nezdinde, benim için önemli. Çünkü direkt yanına gideceğim.” diyor. Zafer Çağlayan da Başbakan’la yaptıkları bir toplantıdan çıktıktan sonra Süleyman Aslan’ı arayarak, Erdoğan’ın, Zarrab’ın Halkbank üzerinden kurduğu bu sisteme ne kadar önem verdiğini vurgulayarak, “Sayın Başbakan, hiç bir şekilde bu işte gevşeme olmasın dedi” diyor.

Bir ara üzerindeki baskılar çoğaldığında da telefonda Egemen Bağış’a, “Ben de bu konuyla alakalı gidip Sayın Başbakan’la görüşmek istiyorum. Koyayım önüne metni, diyeyim ki ‘Benim yaptığım iş ortada. Yaptığımız ihracatın ülkeye katkısı, faydası, cari açığın kapanması… Ya ben onları yapmayayım ya da bunlarla uğraşamıyorum’ diyeyim…” ifadelerini kullanıyor. Bu sözlerin anlamı açık. Zarrab, Erdoğan’ın onayı, himayesi ve yönlendirmesi ile bir takım işler yapıyor. Bunun karşılığında da bazı ayrıcalıklar istiyor. Başı sıkıştığında korunma istiyor. Bunlar dışında akıl almaz bir detay daha var…

EMNİYET ŞERİDİ VE ESKORT KIYAĞI, MUAMMER GÜLER’E KAPI AÇTI

Nasıl bir detay?

Reza Zarrab, emniyet şeridine takılmadan gitme talebinde bulunuyor. Nisan 2012’de, Zafer Çağlayan’ın oğlunun düğününde -ki o düğünde Ebru Gündeş de sahne alıyor, dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan da var. Reza Zarrab, bakanlar yanındayken Erdoğan’a konuyu açıyor. “Efendim ben bir eskort talep ediyorum ve mümkünse emniyet şeridinden gidip gelmek istiyorum. İstanbul’un trafiği yoğun, malum” diyor. Tayyip Erdoğan, dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’e, Zarrab’ın yanında, koruma ve eskort tahsis edilmesi talimatını veriyor. Böylece Zarrab’ın emniyet şeridinden gidip gelme süreci başlıyor. Bir Başbakan, 29 yaşında İran uyruklu bir işadamının, bu kadar çiğ, bu kadar absürt ve çirkin bir talebini nasıl kabul edebilir? 

Reza Zarrab ile Muammer Güler arasındaki ilişki de bu olaydan sonra mı başlıyor?  

Daha önce görüşmeleri var; ama iddialara göre ilk rüşveti, bakanın oğlu Barış Güler üzerinden, bu olay sonrasında veriyor. 

unnamed4“ARTIK BURAMA GELDİ! YA BU İŞİ HALLEDİN, YA DA KONUYU ERDOĞAN’A GÖTÜRECEĞİM”

Bir nevi teşekkür rüşveti mi?

Aynen öyle! Muammer Güler’in oğlu Barış Güler’e sözüm ona bir danışmanlık işi ayarlanıyor, ayda 30 bin lira maaşla. Bu kılıf altında paralar verilmeye başlanıyor. Happani’yle olan telefon görüşmelerinde de Reza Zarrab, Muammer Güler’le ilişkisinin o düğünde başladığını söylüyor ve “Parayı hazırlayın” diyor.  

Bütün bunlar bize, Reza Zarrab ve Tayyip Erdoğan’ın birbirlerini iyi tanıdıklarına dair ipuçları veriyor. Hatta Reza Zarrab, gazeteci Kamil Maman’ın Bugün gazetesinde çıkması muhtemel haberini engelleyebilmek için bakanları devreye sokuyor. Tam o sırada Fatih Emniyet Müdür Yardımcısı Orhan İnce’nin başka yere atanmasıyla meşgul. Bu ‘belayı’ başından def edebilmek için Ankara’ya gidip görüşmeler yapıyor. Egemen Bağış ve Muammer Güler’le telefonda konuşuyor. “Artık burama geldi! Ya siz bu işi halledin, ya da ben gidip Beyefendi’ye söyleyeceğim” diyerek bakanlara gözdağı veriyor. Demek ki Erdoğan nezdinde böyle bir kredisi var ve Erdoğan böyle bir ilişki ağından haberdar. 

EGEMEN BAĞIŞ’LA İLİŞKİSİ BİLDİĞİMİZDEN DAHA ESKİ

Reza Zarrab’ın Egemen Bağış’la ilişkisi ne zaman başlıyor?  

Bizim bilgilerimiz, fezlekeyle, birtakım iddialarla ve itiraflarla sınırlı. Bilmediğimiz daha birçok karanlık detay var. Onlardan birisi de bu ilişkinin ne zaman ve nasıl başladığı. Polis takibine 2013 yılında takılıyorlar. ‘Çikolata teslimatı’ onlardan birisi. Bir de Zarrab’ın Avrupa Birliği Ortaköy ofisinde müthiş eğlenceli bir para teslimatı daha var: 500 bin dolar. Reza Zarrab’ın, kardeşinin ve babasının Türk vatandaşlığına alınmasıyla ilgili Egemen Bağış’ı aracı olarak devreye soktuğu iddia edilse de aslında aralarındaki telefon konuşmalarından, çok daha derin ve eskiye dayalı bir ilişkileri olduğunu anlıyoruz.

Bu kanıya nasıl varıyorsun?

Birbirlerine hitap şekilleri, Reza Zarrab’ın, Egemen Bağış’ı, gazete haberinin önünü kesmek için aradığında kullandığı ifadeler… Hatta bu, ikisi arasındaki bir samimiyetin de ötesinde. Bir başka bağlantı dikkatlerden kaçmıyor. Örneğin Egemen Bağış, “Bu konuyu Muammer Abi ve Zafer Abi’yle de konuştun mu?” diye soruyor. “Konuştum” diyor, Zarrab. Orada, “Ali Babacan’la da, Mehmet Şimşek’le de görüştün mü?” diye sormuyor mesela. Özellikle bu iki ismi sorması çok önemli. Birbirlerinden haberdarlar.

ALİ BABACAN’IN BİLMEMESİNE İMKAN YOK, MEHMET ŞİMŞEK’E HABERİ BİZZAT GÖTÜRÜYORLAR

Cari açık böyle bir sistemle kapatılmaya çalışılırken, Ali Babacan ve Mehmet Şimşek gibi ekonominin etkili isimlerinin bu sistemden haberdar olmadığını düşünebilir miyiz? 

Ali Babacan da, Mehmet Şimşek de bazı şeyleri biliyor. İşin ilginç tarafı şu: Reza Zarrab ile adamları, Kamil Maman’ın haberini engellemek için çeşitli yerlerle görüştüklerinde…

Bölüyorum ama, neydi bu haberin içeriği?   

Bu para trafiğini anlatıyordu. Hangi bankalarda, hangi paravan şirketler adına hesaplar açıldığını anlatıyordu. Maman’ın haber metnini ele geçiriyorlar. Okuduklarında şok oluyorlar. Sağ kolu Abdullah Happani, Zarrab’ı arıyor. “Abi, çok sağlam bilgiler vermişler yani. Haberde yazan her şey doğru! Birebir, bütün banka hesaplarımıza kadar bilgiler var haberde.” diyor. Haberin doğruluğunu teyit ediyorlar. Bunun üzerine panikleyip, “Acaba başka yerlere de gitmiş olabilir mi?” diyorlar.  Bu haberin taslak metnini de alarak Maliye Bakanı’na gidiyorlar. 

Yani Mehmet Şimşek’e…

Evet. Mehmet Şimşek yüz vermiyor. “Bizim hakkımızda Maliye’nin, MASAK’ın yürüttüğü bir soruşturma var mı?” Dertleri, bunu öğrenmek. Muammer Güler’in de “Ben araştırdım, seni kimse izlemiyor” garantisi verip, “Önüne yatarım” dediği süreç de aynı zamanlarda yaşanıyor. Barış Güler’in adamlarının, Zarrab’dan para alırken, bir takipten şüphelenip “Bizi takip eden Emniyet birimi mi var?” diye araştırmaya başladıkları dönem de çok yakın bir zamana denk geliyor. Mehmet Şimşek’e giderek, bir anlamda kendilerini de ele vermiş oluyorlar. Mehmet Şimşek’in ve Ali Babacan’ın da olan bitenden haberi var. Ama sesini çıkarmamalarının da bir anlamı var.

Nedir o?

Daha üst bir aklın olması! 

Bu sessizlik de suça konu olabilir mi?

İspatlanması halinde tabii ki olabilir bence.

OPERASYON ENGELLENMESİN DİYE SORUŞTURMA DOSYALARI BİRLEŞTİRİLDİ

Erdoğan Bayraktar, “Reza Zarrab’ı tanımam” dedi. Sahiden de bir ilişkileri yok mu?

Birbirlerini tanıdıklarını zannetmiyorum. 

17 Aralık’la ilgili olarak neden sürekli ‘dört bakan’ ilişkilendiriliyor?

Orada bir yanlışlık var. Erdoğan Bayraktar, 25 Aralık’ın aktörlerinden birisi. 17 Aralık ise üç bakanı birinci dereceden ilgilendiriyor. 17 Aralık Soruşturması’nda farklı bölümler var. Örneğin Mehmet Yüzgeç’in yürüttüğü soruşturmalar farklı, Celal Kara’nın yürüttüğü soruşturma farklı. Ama her ikisi de 17 Aralık’la birleştirildi ve aynı gün operasyon yapıldı.

Neden?

Çünkü soruşturmanın engellenmesi ve akamete uğratılması riski bulunuyordu.

17-25 ARALIK’IN KESİŞİM NOKTASI, TAYYİP ERDOĞAN’DIR 

17 Aralık ve 25 Aralık’ın kesişim noktası neydi?

Doğrudan bir kesişim noktası yok. Sadece bazı aktörler ortak. Bu iki soruşturma birbirine çok karıştırılıyor. Ayırt etmek gerekiyor. 25 Aralık, Bilal Erdoğan, Erdoğan Bayraktar ve oğlu, Yasin El Kadı ile onunla bağlantılı bazı işadamlarını kapsıyordu. Ama illa bir kesişim noktasından bahsedeceksek, Tayyip Erdoğan diyebiliriz! Erdoğan da “Hedefleri bendim. Onlar üzerinden bana geleceklerdi” dedi. Bunu demesinin sebebi de o.

ÜÇ BAKANA VE SÜLEYMAN ASLAN’A VERİLEN RÜŞVET 130 MİLYON LİRA

17 Aralık Soruşturması’nda üç bakanın ve Süleyman Aslan’ın aldığı rüşvetin miktarını biliyor muyuz?

Meclis Soruşturma Komisyonu’na ulaşan belgelere göre toplam miktar 130 milyon lira. Sadece Süleyman Aslan’a on beş ayrı teslimat var.

17 ARALIK’IN SAVCI VE POLİSLERİ, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN NAMUSUNU KURTARDI

Bharara’nın soruşturması Türkiye’ye uzanacak mı? Herkesin merak ettiği soru bu!  21 sayfalık özet iddianameyi okuduğunda ne düşündün?

Soruşturmaya giren Reza Zarrab, İran-Türkiye arasındaki para trafiğinin başaktörü. Reza Zarrab demek, Recep Tayyip Erdoğan demek. Reza Zarrab demek, AKP iktidarı demek. Normal şartlarda, Erdoğan, bakanlar ve Süleyman Aslan’ın bu dosyaya girmemesi için hiçbir neden yok. Ancak özel bir iltimas geçilmesi lazım!

Net bilgiye dayanarak söylüyorum, ABD, Recep Tayyip Erdoğan’a ait olduğu iddia edilen İsviçre’deki gizli para hesaplarını biliyor. Bunu tespit etti. İkincisi, “17 Aralık günü sıfırlamaya çalıştıkları paralar gibi başka adreslerde milyarlarca dolar nakit paraları olduğu” iddiaları var. İşte ABD, bu paraların önemli bir kısmının nerelerde tutulduğunu da biliyor! Bunu Alman istihbaratı da biliyor. Bharara’nın dosyasında, ilerleyen aşamada belki de bunlara dair delillere de rastlayacağız. Söylemeden geçemeyeceğim bir şey daha var: 17 Aralık Soruşturması’nı yapan polis ve savcılar, bana göre Türkiye Cumhuriyeti’nin namusunu kurtarmıştır.   

Nasıl?

Bu operasyonun olmadığını düşünün… Bir sabah uyandığımızda Ebru Gündeş’in kocası Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklandığını öğreniyoruz. Bu adamın yıllardır Türkiye’yi adeta bir kara para üssü gibi kullandığını, Türk bankalarını finansal suçlara bulaştırdığını, hatta hükümeti rüşvete bağladığını o sabah öğrenseydik Türkiye için nasıl bir utanç olacağını düşünün! Ülkemiz için düşünülecek şey, “Ne polisi polis, ne yargısı yargı” şeklinde olacaktı. AKP iktidarının özlemini duyduğu da böyle bir ülkeydi aslında. Ne polisinin polis ne de yargısının yargı olduğu bir Türkiye!

17 ARALIK, EN SAĞLAM SORUŞTURMA DOSYASIYDI

Polis ve yargının, sadece AKP’nin birilerini cezalandırmak için ihtiyaç duyduğu bir mekanizmaya dönüştürüldüğü bir Türkiye… Bütün bunları düşündüğümüzde, 17 Aralık’ı yapan polis ve savcılar, bu devletin namusunu kurtarmışlardır. 17 Aralık, Ergenekon ve şike davaları da dahil olmak üzere bugüne kadar hazırlanmış en sağlam dosyadır. Yarın Türkiye tarihi yazıldığında bu operasyondan övgüyle bahsedilecek. Gün gelecek, bu devlet, o savcılara da, o polislere de iade-i itibarda bulunacak.  Bana göre ABD’deki soruşturmadan sonra AKP, bir ulusal güvenlik sorunu haline gelmiştir! 

DEVLET, TARİHİNDEKİ EN BÜYÜK RİSKLE KARŞI KARŞIYA

Neden?

Erdoğan’ın bu davadan sıyrılabilmesi için birtakım lobilere muhtemelen örtülü ödenekten ya da başka kaynaklardan yüz milyonlarca dolar akıtılacak. Bu, işin mali ve kısmen daha önemsiz boyutu. Bir de siyasi veçhesi var. Bu davaya bulaştırılmamak için birtakım tavizler verilmeye hazır olunduğunu düşünün. Reza Zarrab 17 Aralık’ta gözaltına alındığında, Erdoğan’ın onun uğruna Türkiye’nin devlet, demokrasi ve hukuk düzenini yerle bir ettiğini göz önüne alırsak, ABD’deki davadan sıyrılmak için de neleri yapabileceğini tasavvur edelim. Zarrab dosyası, kendisi için hakikaten de bir varlık-yokluk meselesi olabilir. Dolayısıyla Amerika’daki soruşturmanın kendisine ulaşmaması için bir takım tavizler vermeye hazır olmadığını, trolleri dışında kim iddia edebilir? Bu açıdan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tarihinde belki de en büyük riskle karşı karşıya. 

ZARRAB BİLE BİLE ABD’YE GİTTİ

Son olarak şunu sorayım… Reza Zarrab sence bilerek mi gitti?

Kesinlikle bile bile gitti! O günden bugüne öğrendiklerimiz, okuduklarımız, havuz medyasının refleksleri, yapılan açıklamalar, Reza Zarrab’ın AKP’den ve Erdoğan’dan bağımsız olarak, kendi hayatını kurtarabilmek için böyle bir anlaşmaya vardığını ve her şeyi itiraf etmeye hazır olduğunu düşündürttü bana. Zarrab, Türkiye’deyken bile konuşmaya hazır bir portre çizmişti. Bu davanın seyrine göre İran da, Türkiye’ye uluslararası davalar açabilir, alacaklarını isteyebilir. Bu durumda borçlu Türkiye Cumhuriyeti Devleti mi olacak, yoksa Erdoğan ile ortakları mı? Bence AKP’yi en az bunun kadar kaygılandırması gereken başka gerçekler de var.

IMG_5520HEPSİNİN BÜTÜNÜNDE HALİFELİK HAYALİ VAR

Mesela?

Bharara’nın soruşturmasının sadece kara para ile sınırlı kalmayıp, terörün finansmanına, uyuşturucu ticaretine kadar genişleme ihtimali var. Bu durumda bölge ülkelerine giden silahlar, gönderilen kirli paralar, bazı terörist unsurlarla girilen angajmanlar da gündeme gelebilir. 

Ben havuz sisteminin yeterince anlaşıldığı kanaatinde değilim. Havuz denince akla sadece Sabah-ATV ya da havuz medyası akla geliyor. Hayır! Medya havuzun bir parçası ise MİT TIR’ları da bir diğer parçasıdır. Mursi’ye gönderilen paralar bir diğer parçasıdır. Yemen’e, Nijerya’ya, Suriye’ye, Sudan’a gönderilen paralar, silahlar da havuzun birer parçasıdır. Bütünde Erdoğan’ın bir ‘halife olma’ hayali yatmaktadır. Hayalin kendisi, kimilerine göre güzel ve desteklenmesi gereken bir hayal olabilir. Ama suça batarak, elinize kan bulaştırarak, gücünüzün çok ötesinde fantezilere girerek, milyonlarca insanın hayatına mâl olarak, yolsuzluk yaparak, rüşvet alarak, insanlara zulmederek, insanları birbirine kırdırarak, iç savaşları finanse ederek yaptığınız zaman bunu hoş görmek, desteklemek mümkün değildir. Bu bir insanlık suçudur.

NOKTA | 4 Nisan 2016

Röportajın linki: http://www.noktadergisi.info/dergi/sayi-46-4-10-nisan/ahmet-donmez-17-aralik-in-savci-ve-polisleri-turkiye-cumhuriyeti-nin-namusunu-kurtardi-h12273.html

NOT: Röportajda, dalgınlıkla Erdoğan Bayraktar’ın 17 Aralık’ta değil 25 Aralık dosyasında yer aldığını söyledim. Hatamı, röportajı okuduğumda farkettim. Düzeltir, bütün okuyuculardan özür dilerim. AHMET DÖNMEZ

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

Zaman’a şükran… Oğluma mektup …

IMG-20160305-WA0018Ah benim canım oğlum. Ne çok severdim ‘Gazete’deki Esat’ı … Belki yıllar sonra hatırlamıyor olacaksın ama inan bu yüzden çok severdim pazarları. Seninle dış kapıdan içeri girdiğimizde, sırtında çantanla biraz mahcup, biraz heyecanlı ilk adımlarını sevgiyle izlerdim. Ben turnikeden kart okutup geçerken sen alttan süzülürdün. Ve illa ki asansörün düğmelerine sen basmak isterdin. Hangi katta ne var, hepsini bilirdin. Benim işimi çok severdin. Belki bu yüzden, ‘büyüyünce olacağın’ ilk şeydi ‘gazetecilik’. Hatta binaya gelince bir sevda kaplar içini, kendi kendine A4 kağıtlarından gazete yapardın. Kendince içine resimler çizer, haberler yazardın. Sonra onları bana zımbalatıp “Çıkardığım gazeteyi anneme gösterelim” derdin. Burada ne güzel abiler, ablalar da edindin, hatırlarsın. “Aslıhancığım”ların, “Ayşenurcuğum”ların, “Koraycığım”ların olmuştu…

Ne tuhaf oğlum; yıllarca o abilerinin, ablalarının ve babanın kullandığı, emeklerini kattıkları o binada yarın tufeyliler dolaşmaya başlayacak. Henüz ‘namahrem’ kavramını bilmiyorsun; ‘namahrem’ çiğneyecek ayak izlerimizi. Bizim masalarımıza oturacaklar. Bizim elbise dolaplarımıza ceketlerini asacaklar. Bizim toplantı odamızda bize küfür edecekler. Ve o namus bildiğimiz sayfalardan bize hakaret edecekler. Bizim geçtiğimiz kapılardan geçecek, bizim bahçemizden yürüyüp arabalarına binecekler. Kafeteryamızda çay içecekler. Her pazar senin koşuşturduğun, kahkahalarınla çınlattığın koridorları onların arsız gülüşleri kaplayacak. 

IMG-20160305-WA0013Diyorum ya, seninle bir ritüelimizdi o bizim. Pazarları severdim bu yüzden. Ben Zaman’ın içindeki o Esat Ziya’yı çok severdim. Benimle çay almaya inişini, gazete çalışanları ile diyaloglarını, eğlencelerini hiç unutamam. Masama oturup neşeli haykırışlarla haber yazışın kulaklarımdan silinmez, hiç sanmıyorum. Bir süre sonra personel kimliklerimize özenip kendi yaptığın bir kartı boynuna asmaya başlayışındaki masumiyet gibi… Ve yine aynı çocuksu vecd ile bana namazları hatırlatmanı, mescide inişimizi, orada her seferinde bana “Hadi baba tavana ellemeye çalış” deyişini ve benim her zıplayışımda katıla katıla gülüşünü de elbette… Sırf bunun için bile olsa affedemem bu zalimleri. Hayatımızı çaldılar oğlum. Neşemizi, anılarımızı, masallarımızı çaldılar. 

IMG-20160305-WA0015Biliyorsun ben çok çok uzaklardayım şimdi. Annen anlattı. Bugün bir ara Zaman’ın önünden yapılan yayınları görmüşsün. “Çok öfkelendi” diyor annen. “Yani babam artık haber yapamayacak mı? Babam gazetecilik yapamayacak mı?” diye sormuşsun. Çok severdin işimi. Hayrandın. Diyorum ya, hayallerimizi çaldılar. En çok da seninkileri. 

Olsun! Gün gelecek bu mektubu yeniden okuyacaksın. O zaman anlayacaksın. Bu çekilenlerin, ödenen bu bedellerin boşuna olmadığını. Babanla da, o abi ve ablalarınla da gurur duyacaksın. Yarın bizim yerimize gelip kurulacak olanlar çoktan çekip gitmiş olacak. Belki sen cebinde gerçek bir gazeteci kimliğiyle o kapıdan adımını atacaksın yine. O masaya yeniden oturup gerçek bir gazete çıkarıyor olacaksın… ‘Dönemin başbakanını’ eleştiren bir haberi yazdıktan sonra, bakışlarını şöyle bir masalarda, sandalyelerde, duvarlarda gezdirip gülümseyeceksin. Kalkıp kafeteryaya inecek, bir çay isteyeceksin. O çok iyi bildiğin asansörden tekrar yukarı çıkarken içinden minnetle bugün yaşananları anımsayacaksın. Bugün gözüne takılan o görüntü şöyle bir tüllenip geçecek zihninden. Ve “İyi ki vardınız babacım” diyeceksin. “İyi ki sizler vardınız”… 4 Mart 2016

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

Saray’ın 9 Haziran planı adım adım işledi

aCumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 7 Haziran seçimlerinden sonra 4 gün boyunca kamuoyu önüne çıkmamıştı. Bu süre zarfında kurmaylarıyla toplantı üstüne toplantı yapan Erdoğan, ince hesaplara dayalı bir yol haritası çıkardı. 9 Haziran akşamı Başbakan Ahmet Davutoğlu ile yaptığı görüşmede, bu yol haritası büyük ölçüde netleşmişti. Zaman, 13 Haziran’da bu yol haritasını, “Saray’ın 3 aşamalı erken seçim planı” başlığıyla haberleştirmişti. Erdoğan, eski Kültür ve Turizm Ömer Çelik’le 14 Haziran’da Huber Köşkü’nde 4.5 saat süren bir görüşme yaptı. Burada da plana san hali verildi. 5 aylık sürede bu plan harfi harfine hayata geçirildi ve amacına ulaştı. AK Parti, siyasi tarihte eşine az rastlanır bir seçim zaferine imza attı.
     3 aşamalı planın birinci ayağı, seçmene “Mesajınızı aldık” imajı verilerek gerilim dilinin terkedilmesiydi. İkinci ayağı, koalisyonun kurdurulmaması ama faturanın muhalefete kesilmesiydi. Üçüncü ayağı ise terör ve şiddet eylemlerinin HDP’ye fatura edilmesiydi.
    “5 ayda ne oldu da AKP oylarını 8 puan birden artırdı?” sorusuna AKP içerisinden bile sağlıklı bir analiz getirilemezken cevap biraz da bu planda gizli. 3 aşamanın haricinde detaylarda başka başlıklar da vardı. Deniz Baykal hamlesi ile CHP, Tuğrul Türkeş hamlesi ile MHP, Celal Doğan ve Levent Tüzel hamleleri ile de HDP’de çatlaklar oluşturuldu. Muhalefete Meclis başkanı seçtirilmeyerek yüzde 60’lık blok dağıtıldı. Muhalefet RTÜK’e bile başkan seçemeyerek beceriksiz bir görüntü oluşturdu. “Türkiye’nin en büyük sorunu muhalefet” algısı yerleşti.
     AKP, koalisyon görüşmelerine aslında sonuç almama odaklı başlamasına rağmen CHP ve MHP bu oyunu deşifre edemedi. İktidar partisinin “uyutma taktiği” başarılı oldu. MHP’nin üzerine “Hayırcı” etiketi yapışırken CHP de bu zaman zarfında kendi oyununu kurmak yerine AKP’nin oyununda bir figüran modeli çizdi. Erken seçimin müsebbibi AKP iken başarılı bir PR çalışması ile sorumluluk MHP’ye yüklendi. Seçmen, koalisyon kurulamamasının faturasını sadece MHP’ye kesti, AKP’yi sorumlu tutmadı.
     PKK’nın eylemleri HDP’nin siyaset dilini aşındırırken Selahattin Demirtaş’ın da seçim öncesi performansından eser kalmadı. HDP, kendisine yönelen emanet oyları koruyamadı. Artan terör eylemleri için tepki sadece HDP’ye yöneldi. AKP’nin çözüm sürecindeki yanlışlarının PKK’yı güçlendirmiş olmasına herhangi bir itiraz gelmedi. Bu açıdan hem MHP hem de HDP oylarının AKP’ye kayması gibi ilginç bir siyasi sonuç elde edildi.
     Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın meydanlara inmemesi, AKP’nin ‘başkanlık sistemini’ dile getirmemesi, Davutoğlu’nun ‘kibir, şımarıklık ve israf’ özeleştirileri de seçmeni etkiledi. Hemen her kesime ekonomik vaatlerde bulunulması da büyük rol oynadı. Vatandaşa bir yandan havuç bir yandan da sopa gösterildi. Bir yanda 7 Haziran’dan dersini almış ve millete yeniden vaatlerde bulunan bir AKP vardı. Bir yanda da “Biz olmazsak kaos olur, terör artar, beyaz Toros’lar geri gelir, ekonomi çöker, istikrara oy ver’ korkutmacasına sarılan AKP vardı. Genel Başkan Yardımcısı M. Ali Şahin’in, “1 Kasım’da tek başına iktidar olamazsak üçüncü bir seçim gündeme gelebilir” çıkışı da seçmenin gözünü korkuttu.
    Sonuç olarak AKP Japon mühendisler gibi detaylı bir çalışma ile yeni bir oyun kurarken muhalefet buna cevap veremedi. Seçmen, bir tek AKP’yi inandırıcı buldu. 7 Haziran’da kendisine verilen krediyi iyi kullanamayan muhalefet partileri, seçmenin gözünde “Bunlara ülke teslim edilmez” konumuna düştü. 3 Kasım 2015

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/politika_muhalefet-seyredince-ak-partinin-erken-secim-plani-saat-gibi-isledi_2325422.html

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

(HABER YORUM) Zarrab hayırsever, Akın İpek terörist

cDevletin bütün mali suç ve istihbarat birimlerinin didik didik incelemesine rağmen ancak “Mükemmel” raporu verebildiği İpek Koza grubu için savcı, kara para isnadında bulundu. TBMM Soruşturma Komisyonu üyesi milletvekillerinin “Kara para arıyorsanız Reza Zarrab’a bakın” demesi bu açıdan manidar. 17 Aralık şüphelisi Reza Zarrab, 2008 yılından itilbaren Mali Suçları Araştırma Kurulu’nun (MASAK) takibinde olan ve raporlarına giren bir işadamıydı. Aynı zamanda Kurul’un 1 numaralı gündem maddesiydi. Öyle ki kurumun çaycısının bile adını bildiği bir şüpheli isimdi. 17 Aralık soruşturmasında, verdiği iddia edilen rüşvetler hem fiziki takiple görüntülü olarak hem de teknik takiple sesli olarak belgelenmişti. Hakkında binlerce sayfalık delil ve itiraflar olan ve adeta suç üstü yakalanan Zarrab için dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan, “Hayırsever” ifadesini kullanmıştı.
     17 Aralık fezlekesine giren bilgilere göre Zarrab’ın Türkiye’de kurdurduğu paravan şirketlerin hesabına 2009-2012 yılları arasında 87 milyar euro aktarılmıştı. Maliye müfettişlerinin tespitlerine göre, paraların
hiçbir ticaret ve faturalandırma olmaksızın karşılıksız transfer edilmişti. Üzerine paravan şirket kurulan isimlerden biri Adem Karahan’dı (Gelgeç). Zarrab’ın kuryesi Karahan, Temmuz ayında Cumhuriyet gazetesine verdiği röportajda kara para trafiğini, hayali altın ticaretini detaylarıyla anlatmıştı: “Yılda 18 katrilyonluk 200 ton altını yurtdışına çıkardık. 2012-13 yılları arasında yurtdışına 200 ton altın çıkardık. O yıla kadar sadece para transferi yapılıyordu. O tarihten sonra her gün 1 ton altın çıkışı yapıldı. Bir grup akşam 19.30’da uçakla 500 kilo altını çıkarıyor, diğer grup da gece 24.00 ve sonrasında 500 kilo altın çıkarıyordu. Dubai üzerinden İran’a 20 milyarlık altın gitti. Paranın yüzde 4’ü siyasilere, yüzde 4’ü de Zarrab’a kalıyordu. Sorun çıkarsa bakanlar çözüyordu. Muammer Güler’in bir yakını vasıtasıyla ona ulaşıp Egemen Bağış ve Zafer Çağlayan ile birlikte sorunlar çözülüyordu. Hatta bu kişilere çeşitli hediyelerin dışında milyon dolarların da gittiği şirkette konuşuluyordu”
     17 Aralık fezlekesinde Zarrab’ın hayali ticaretleri de sayfalar tutuyordu. Dubai’den İran’a hayali gıda ve ilaç ticareti yapıyor gibi sahte evraklar hazırladığı ortaya çıkmıştı. Halkbank üzerinden yapılan bu hayali ticaretler arasında, hiç buğday yetişmeyen Dubai’den buğday ihraç ediliyormuş gibi evrak tazmin edilmesi de vardı. 50 ton kapasitelik gemide 150 ton mal taşınmış gibi evrak hazırlanmıştı. Bu sahte işlemleri farkeden Halkbank yönetimi, Zarrab’ı, “Göz yumuyoruz diye işin suyunu çıkarmayın” diye uyarmıştı. Bu konuşmalar da mahkeme kararı ile yapılan telefon dinlemelerine takılmıştı. AHMET DÖNMEZ, 28 Ekim 2015

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

‘İpek de Zarrab gibi AKP’lilere rüşvet verse bunlar olmazdı’

abMuhalefet, Koza İpek Grubu’nun şirketlerine hiçbir delil olmaksızın yöneltilen kara para suçlamasına tepki gösterdi. Hakkında takipsizlik verilen 17 Aralık şüphelisi Reza Zarrab’ı hatırlatan eski CHP Milletvekili Ali Özgündüz, “Kara para arıyorlarsa Zarrab’a baksınlar. Akın İpek de biat etseydi bunların hiçbirisi olmayacaktı.” diye konuştu.

Koza Grubu’na bağlı şirketlere el konulma kararında hiçbir delil olmaksızın kara para suçlaması yöneltildi. Kayyum atama gerekçeleri arasında bu iddiaya da yer verildi. Bu duruma tepki gösteren muhalefet, takipsizlik verilen 17 Aralık şüphelisi Reza Zarrab’ı hatırlattı. 4 bakan için Meclis’te kurulan Soruşturma Komisyonu üyelerinden eski CHP Milletvekili Ali Özgündüz, “Kara para arıyorlarsa Zarrab’a baksınlar.” dedi. Zarrab’ın suç yoluyla elde edildiği belgelenen mal varlığına tedbir konulduğunu ama dönemin başbakanı Erdoğan’ın karşı çıktığını hatırlattı.

İPEK, KARA PARA İLE İLİŞKİLENDİRİLEMEZ

Yine TBMM Soruşturma Komisyonu üyelerinden eski CHP İzmir Milletvekili Erdal Aksünger de Zarrab’ın kara para ilişkilerini anımsattı. “17 Aralık’ta her şey bariz bir şekilde ortadaydı. Yargı, suçtan elde edilmiş paralara el koymuştu ama sonra bu iktidar kendi elleriyle paraları faiziyle iade etti.” dedi. 17-25 Aralık dosyalarını geçen dönem Meclis’te en fazla gündeme getiren isimlerden eski MHP Osmaniye Milletvekili Hasan Hüseyin Türkoğlu da, “Zarrab’ın kurmuş olduğu menfaat çarkı, rüşvet düzeni bütün bilgi ve belgeleriyle ortaya kondu. Sahte belgelerle nasıl ithalat ve ihracat yaptıkları, bu çarka göz yuman siyasetçi ve kamu görevlilerinin rüşvetle beslendikleri gayet açık ve net. Ama İpek Grubu’nun böyle bir kara para ile ilişkilendirilmesi elimizdeki bilgilerle mümkün değil.” tepkisini gösterdi.

İPEK BİAT ETSE BUNLAR YAŞANMAZDI

Ali Özgündüz, Zarrab’ın kurduğu iddia edilen kara para ve rüşvet ağına dikkat çekerken, “Zarrab sonuçta rüşvetle AKP’li bakanları besleyen birisi. İpek de besleme yapsa, mama verseydi herhâlde başına bunlar gelmezdi. Biat etseydi bunların hiçbirisi olmayacaktı.” yorumunu yaptı. Kendisi de bir savcı olan Özgündüz, yargı camiasına sert tepki göstererek, “17 Aralık’ta Zarrab’ın şoförünün ve kuryesinin itirafları vardı. Deliller vardı. Rüşvetten elde edilen para zaten suçtan kaynaklı mal varlığıdır. El konması gerekirken dosyayı apar topar kapatıp parayı da faiziyle iade eden yargı şimdi böyle bir işlem yapıyor. Bu, tuzun kokmasıdır. Burada acı olan yargının siyasetin dümen suyuna girmesidir.” dedi.

EL KOYMA HUKUKSUZ

17-25 Aralık’ta yandaş işadamlarının mal varlığını koruyabilmek için CMK’da değişiklik yapıldığını hatırlatan Özgündüz, şöyle devam etti: “17-25 Aralık sonrası ihaleye fesat karıştırma, suçtan kaynaklı mal varlığını aklamaktan dolayı AKP’nin yandaş müteahhitlerinin mal varlığına tedbir konulunca ortalığı velveleye vermişlerdi. Ceza Muhakemeleri Kanunu’nda değişiklik yaparak bu tür olaylarda mal varlığına el konulabilmesi için MASAK’ın raporunu zorunlu kıldılar. Şimdi kararda MASAK raporu yoksa bu yapılan tamamen hukuka aykırıdır.” ZAMAN, 30 Ekim 2015

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/politika_ipek-de-zarrab-gibi-rusvet-verse-bunlar-olmazdi_2324757.html

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı

‘Mükemmel’ İpek’e gasp; batık yandaşa kıyak

aaDevlete tek kuruş vergi borcu bile olmadığını açıklayan işadamı Akın İpek’in şirketlerine anayasa ve tüm kanunlar çiğnenerek kayyum atandı. Karar, bilirkişinin raporunda şirketin ‘mükemmel’ olduğunu belirtmesine rağmen verildi. Medyasına el kondu, TV ekranı karartıldı. Bir tarafta böyle bir dram yaşanırken diğer yanda yandaş işadamlarının sürdüğü sefa dikkatlerden kaçmıyor. Onlardan biri de kamu bankalarından aldığı kredileri ve özelleştirmeden aldığı şirketleri batıran Yıldızlar SSS Holding.

Saray’a ve parti yönetimine yakınlığıyla bilinen holdingin Ankara’daki binası, bugünlerde adeta AKP Genel Merkezi’ne dönmüş durumda. Binanın girişi Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun dev fotoğrafları, parti bayrakları ve amblemleri ile süslü. Ağustos 2015 itibarıyla firmanın sadece Halk Bankası’na 1 milyar 142 milyon lira borcu var. Diğer bankalara toplam borcu ise 3,2 milyar lirayı buluyor. Holdingin batık kredileri, Sayıştay’ın son 2014 raporlarına da girdi. Sayıştay, Halkbank Genel Müdürü iken verdiği krediler sebebiyle Türkiye Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın hakkında soruşturma açılmasını istedi.

HALKBANK’TA BATIK SIKINTISI

3. havalimanı müteahhitlerine 1 milyar Euro kredi vereceğini duyuran Halk Bankası’nın başı, bu batık kredilerle dertte. Sayıştay denetçileri, holdingin mali yapısının kredi vermeye müsait olmadığı biline biline üst üste krediler verilerek bankanın zarara uğratıldığını tespit etti. İddialara göre AKP’den üst düzey isimler banka yönetimine baskı yaparak yandaş işadamını finanse etti. Kredilerin altında imzası olan isimse dönemin genel müdürü olan Hüseyin Aydın. Sabah-ATV için kurulduğu öne sürülen havuz işadamları da Aydın’ın başında olduğu Ziraat Bankası’ndan kredi almıştı.

Sayıştay raporuna göre Hüseyin Aydın’ın başında olduğu Halk Bankası Yönetim Kurulu, 28 Eylül 2011 tarihinde holdinge 250 milyon dolarlık limit tahsis etti. Bu limitler dahilinde kullandığı krediler sebebiyle firmanın 241 milyon dolarlık nakit riski varken 3 ay sonra bu defa 490 milyon dolar tutarında yeni limit tahsis edildi. Verilen krediler karşılığında sadece 197 milyon liralık ipotek ve rehin alındı. Holdingin 340 milyon liralık 1299 adet karşılıksız çeki ve 10 milyon liralık 173 adet protesto edilmiş senedi bulunuyordu. Ayrıca firma hakkında toplam 289 adet icra takibi vardı. Firmanın özelleştirmeden satın aldığı Osmangazi Elektrik Dağıtım AŞ’nin yönetimine EPDK tarafından 2013 yılında el konulmuştu.

BANKA NEDEN BEKLİYOR?

Holdingden olan alacaklar tahsil edilemeyince banka yönetimi, 30 Eylül 2014 tarihinde alacaklarını takipteki krediler hesabına aktardı. Fakat buna rağmen 29 Temmuz 2015 tarihine kadar herhangi bir hukukî işleme başlanmadı. Bu 9 aylık süre içinde holdingin malvarlığını hukukî takipten kaçırmak için işlem yapıp yapmadığı bilinmiyor. Ağustos 2015 itibarıyla firmanın sadece Halk Bankası’na 1 milyar 142 milyon lira borcu var. Ayrıca firmanın diğer bankalara toplam 3,2 milyar lira borcu bulunuyor. Bankanın alacağı tahsil etmek için niye beklediği bilinmiyor. İddialara göre yasal takibe geçilmemesi için siyasilerden banka yöneticilerine baskı geldi. Ancak son dönemde AKP iktidarı bürokratlarını satmaya başlayınca, yasal takibe izin verildi.

Yıldızlar Holding, AKP döneminde sağlanan kredilerle özelleştirme kapsamındaki Eti Gümüş, Gediz Elektrik Dağıtım Şirketi ile Osmangazi Elektrik Dağıtım Şirketi’ni almıştı. Ancak Osmangazi Elektrik’i batırmış ve şirkete EPDK tarafından el konmuştu. ZAMAN, 30 Ekim 2015

Haberin linki: http://www.zaman.com.tr/ekonomi_mukemmel-ipeke-gasp-batik-yandasa-kiyak_2324787.html

http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/digg_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://ahmetdonmez.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Devamı